Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kasım, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Freud Neden Bu Kadar Önemli?

F reud'un neden bu kadar önemli bir isim olduğuna bakarsak, özellikle onu bir filozof olarak ele aldığımızda karşımıza çıkan Freud kimdir? Freud'un belki de en büyük başarısı, güçlü bir aydınlanma eleştirmeni olmasıydı. Çünkü onun bulguları; insanın ne mükemmelen bir rasyonel varlık olduğunun, ne de çok farkında kararlar verdiğinin ya da eylemde bulunduğunun doğru olmadığını ortaya güçlü bir şekilde koyabilmesine neden oldu. Bunun anlamı ise, -başta Kant olmak üzere- aydınlanma projesinin ayakları yere basan temellerinin olmadığnı Batı'ya tokat gibi vurulması olmuştur. İşte Freud'un en büyük başarısı budur. Tabiki bütün bu -bilinçaltı- durumunu kendisine hasretmek; ondan önceki diğer büyük filozoflara ve düşün insanlarına büyük haksızlık olurdu. Örneğin kendisinin de sıklıkla dile getirdiği üzeri; Schopenhauer ve Dostoyevski buna örnek olarak gösterilebilir. Freud ikisinden de oldukça fazla etkilenmiştir. Hatta Dostoyevski hakkında; "Eğer o olmasaydı, psikianaliz b...

Tanrı'nın Ölümü ve Cehennem Olan Başkası

Modernite'nin ömrünü tamamlamış bir çağ olmasının altında yatan nedenlerden en önemlisi de sanıyorum "insanoğlu'nun tanrıyı tahtından etmesi" olmalıdır. Bunun tabiki tarihsel bir süreci olacaktır fakat, bundan daha temel bir problem olarak "tanrı'nın ölmesi" yıkıcı bir sonuçlara neden olacaktır. Nietzsche bu yıkımı, -yani iki tane dünya savaşını- önceden öngörmüş ve batı'nın düştüğü bu nihilizmin onun sonunun olacağını söylemişti. Nietzsche haklı çıktı, batı elindeki kanlı hançerle sadece tanrıyı öldürmedi, kendini de ciddi derecede yaraladı. Batı'nın tanrıyı öldürmesindeki en önemli etkenlerden bir tanesi artık "medeniyet(!)'in beşiği" olan avrupa'nın günah listesinin kabarmasıydı. İşledikleri günahları sürekli gören bir tanrı istemiyorlardı artık. Bu yüzden ya onun gözlerini kör edeceklerdi ya da onu öldüreceklerdi. Kör etmeyi seçebilirlerdi, fakat bana kalırsa tanrı'nın yerine geçmek daha cazip gelmiş olmalı onlara. Böyle...

Dostoyevski ve Tarkovski / Ulus Baker

Dostoyevski'yi Tarkovski'ye bağlayan bağ, üzerinden onca tank, bombardıman, acı, hayal kırıklığı, devrim ve karşı devrim, hatta varoluş üstünde tepinen onca olumlu şey --bilim, sanat, ahkâm ve şeriat-- geçtiği halde nasıl yaşadı? Acaba neden Dostoyevski edebiyatın en yüksek noktasında yer alıyor? Ve bir asır sonra Tarkovski başka bir alanda sinemada, en yüksek filmleri yapabiliyor? Rusların edebiyatlarını yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını artik biliyoruz. Bunu filmlerini yeraltına gömdükleri Eisenstein, Vertov ve Dovjenko için de yaptılar. Ama birdenbire Tarkovski çıkıverdi ve sadece tek şeyin garantisiyle --hayatın ifadesini Dostoyevski'nin yaptığı gibi yaparsanız onu siz ifade etmekle uğraşmak zorunda kalmazsınız, o gelir sizin ifade araçlarını doldurur, taşar, ve kendini sizin aracılığınızla ifade eder. Dostoyevski-Tarkovski bağının sırrı işte budur. Durumu biraz daha ciddiye almak da gerekir: hiçbir yazarı Dostoyevski ile karsılaştırmaya kolay kolay cesaret ...

Kafkaesk Nedir ve Kafkaesk Olmak Nasıl Bir Histir?

Bana göre kafkaesk, kafka'nın kitaplarını okuyarak olunmaz. Kafka'nın kitapları sadece okunmaz çünkü. Kafkaesk olmak demek, Kafka'nın kahramanlarına "DÖNÜŞ"mektir. Burdaki kilit nokta olan dönüşüm bir realite'nin içinde kaybolmak değil, size empoze edilen realiteden kaçmaktır. Bu kaçış bir korku ürünü değil, aksine bir cesaret göstergesidir. Çünkü muhafazakarlığın temel tanımlarından birisi de budur. "Huzuru muhafaza etmek!" Kafka'nın en önemli iki karakteri, Josef K. ve Gregor Samsa'ya bakarsak, ikisi de sıradan, müphem ve hiçbir anın hiçbir diğer andan farklı olmadığı bir yaşama sahiptirler. Bu değişime kapalı yaşam tarzı belki herkese mutluluğu getirmeyebilir fakat, huzuru getireceği kesindir. Çünkü sürpriz hiçbir şeyle karşılaşılmaz bu tarz bir yaşamda. Dolayısıyla böceğe dönüşmek veya kendinizi bir dava'nın içinde bulmak bütün olağandışılıklara kapı aralamak ve hayatın artık bir film sahnesine dönüşmesi demektir. Zannımca Kafka'y...

Marx'ın "Değişim Değeri" ve "Kullanım Değeri"; Yerini "Gösterim Değeri"ne Mi Bırakıyor?

Kapitalizm, lord-self curcunası ardından tüccarların politik özgürlük kazanarak "burjuva" haline dönüşmeyeleriyle artık sadece maddi değil, Bourdio'nun tabiriyle "kültürel" de bir çatışma'nın da zemini olan sermaye ve para günümüzde de hiç randımanını bozmadan çatıştırmaya devam eden iki sosyolojik olma özelliğini korumaya devam ediyor. Marx, başat eseri DAS KAPITAL'de, kapitalizmin sistemini analiz ederken iki teori ortaya atmıştı. Bunlar değişim ve kullanım değeri olarak literatüre giren kavramlardı. Bunları kısaca tanımlamak gerekirse, kullanım değerleri; ancak kullanım ya da tüketim ile bir gerçek olgu haline gelir. Bunlar, ayrıca, toplumsal biçimi ne olursa olsun, her türlü servetin özünü oluştururlar. Değişim değeri ise bütün bu üretimden soyutlaştırılmış bir piyasa değeridir. Bugün "plaza beyaz yakalısı" dediğimiz insanların işi burasıdır. Diğer üç değer türü; kullanım değeri, ekonomik değer ve fiyattır. Değişim değeri hiçbir şekilde diğ...

Heidegger'de Otantik ve Otantik Olmayan Yaşam Biçimleri

Heidegger belki de yirminci yüzyılın en büyük ses getiren filozofu olmuştur. Bunun nedeni o büyük eseri Varlık ve Zaman'da varoluşun bütün tozlanmaya yüz tutmuş sırlarını açığa çıkardığını iddia etmesidir. Belki de haklılık payı vardır. Gelin en önemli kavramı olan "dasein"i açmaya çalışalım ve onun düşünce sistemini anlamaya çalışalım... Dasein, her şeyden önce bir "dünyada olma"nın temel koşuludur. Yani insan dünyaya fırlatılmıştır (geworfenheit) ve bunun sonucunda kendisini sürekli olarak bir dünya içerisinde bulur. Fakat buradan daha çok "res extensa" düşüncesini; yani yayılım içerisinde bulunma veya Descartes'in tabiriyle "yer kaplama"yı anlamak gerekir. Tüm varolanların tek ortak koşulu onların yer kaplamalarıdır bu anlamda. Fakat dasein bununla yetinen bir varoluşa sahip olmayacaktır elbette. Dasein'i anlamak bu ayrımın bir tık ötesine geçmekle başlıyor zaten. Oda ontolojik varoluşun, ontik varoluşa üstün gelmesiyle olur. Heide...

Emile Durkheim ve Dört İntihar Tipi

İntihar'ı çoğu zaman psikolojik bir mesele ya da felsefi bir problem olarak düşünürüz. Sözgelimi Camus; felsefe'nin en önemli sorununun "intihar" olduğunu düşünmekteydi. Fakat Durkheim bize çok çarpıcı şekilde, İntihar gibi bir olayın bile aslında toplumsal altyapıda şekillenebileceğini, hatta toplumun kendisinin bizatihi bunu tetikleyebileceğini gözler önüne seriyor. Bu anlamda dikkate şayan bir sosyolojik gözlem yaptığını vurgulamak gerekir ve bu toplumsal olguyu zihnimizin bir köşesinde intihar mefhumunu ele alırken bulundurmamız icab eder. Peki intihar kavramsal olarak nedir? İntiharı felsefi bir problem olarak başta ele aldığımız için burada daha çok felsefe tarihinden alıntılarla izah etmeye çalışalım; Sartre için intihar; aslında hiçliğin varlığa tercih edilmesi durumu değildir. İronik ve çelişkili bir şekilde, varlığının tanımını hiçlikle yapmaktır. Dünyaya bir kere fırlatılmış insanoğlu dünyaya gelmeyi seçmedi, fakat ölümü kendi elinden olabileceği fikri ise ...

Sosyolojinin Üç Büyük Babası; Weber, Simmel ve Bourdieu

Sosyoloji bilimler içinde en genç olanı olmakla birlikte, kolektivize ihtiyacı en çok benimsemesi yönünden de geniş kitlelere hitap eden en önemli bilim dallarından bir tanesi -belki de en önemlisi-. Burada “sosyoloji gerçekten de bilim midir?” gibi bir yöntemle ciddi anlamda mücadele edilmeyecektir. Çünkü; sosyoloj'nin bir bilim olup olmadığını tartışmak, bütün toplumsal ve kolektif argümanların yanlışlanması demek olmuyor, onları görmezden gelmek anlamına geliyor. Bu kadar basite kaçılacak bir yöntemi de kendini entelektüel olan birisinin görmesi de çok komik olurdu doğrusu. Zaten burada bahsedeceğimiz üç büyük toplumsal kuramla bunun ne kadar da yapılmaması gereken bir şey olduğunu daha iyi anlayacağız. Bu açıdan bakıldığında da eğer sosyoloji'nin hakkını vermek istiyorsanız, onu bir bilim dalı olarak görmek zorundasınız demektir. İsterseniz Comte gibi “pozitivizm dini” adı altında görün, isterseniz de Bourdieu gibi “bir dövüş sanatı” olarak görün hiç fark etmez, her iki yol...