Ana içeriğe atla

Heidegger'de Otantik ve Otantik Olmayan Yaşam Biçimleri


Heidegger belki de yirminci yüzyılın en büyük ses getiren filozofu olmuştur. Bunun nedeni o büyük eseri Varlık ve Zaman'da varoluşun bütün tozlanmaya yüz tutmuş sırlarını açığa çıkardığını iddia etmesidir. Belki de haklılık payı vardır. Gelin en önemli kavramı olan "dasein"i açmaya çalışalım ve onun düşünce sistemini anlamaya çalışalım...

Dasein, her şeyden önce bir "dünyada olma"nın temel koşuludur. Yani insan dünyaya fırlatılmıştır (geworfenheit) ve bunun sonucunda kendisini sürekli olarak bir dünya içerisinde bulur. Fakat buradan daha çok "res extensa" düşüncesini; yani yayılım içerisinde bulunma veya Descartes'in tabiriyle "yer kaplama"yı anlamak gerekir. Tüm varolanların tek ortak koşulu onların yer kaplamalarıdır bu anlamda. Fakat dasein bununla yetinen bir varoluşa sahip olmayacaktır elbette. Dasein'i anlamak bu ayrımın bir tık ötesine geçmekle başlıyor zaten. Oda ontolojik varoluşun, ontik varoluşa üstün gelmesiyle olur. Heidegger'in tabiriyle söyleyecek olursak, "ontik varolanı, ontoloji varlığı inceler."

Bu anlamda insan ontik olarak doğar fakat ontolojik olarak ölmek onun elindedir. Bunu da ancak otantik -eigentlichkeit- yaşamla mümkün kılabilir. Peki nedir otantik yaşam?

Öncelikle otantiği anlayaiblmek için bunun karşıtı olan, otantik olmayan -uneigentlichkeit- yaşama tarzı ne demektir onu bilmek gerekiyor. Heidegger aslında burada bir Nietzsche'ci kılığa bürünüyor ve toplumu, insanları onların sürüye katılıp katılmamalarına göre inceliyor. O buna Nietzsche gibi "sürü" değil "kamusal alan" demeyi tercih ediyor. Yani kamusal alan içinde kaybolduğunuz her an, sizin aslında otantisitenizden ödün vermenize, onu kaybetmenize neden olan bir etmen. Bu yüzden de hiçbir zaman ontik varoluşunuz, ontolojik olana evrilemez. Heidegger otantik olmanın en çok bu işe yaraması gerektiğini düşünür. Yani bir anlamda sizi kamusal alandan çekip çıkaracak şey, yine kendiniz olmuş olacaksınız. Bu size bir başkası tarafından yapılmış da olabilir fakat bu Nietzsche'nin dediği "sürü tercih etmez, maruz kalır" sözüne karşı bir kutup olacağından dolayı her ne olursa olsun kendiniz ayağa kalkmayı öğrenmelisiniz.

Heidegger -her ne kadar kendisi bunu kabul etmese de- varoluşçuluk ve yirminci yüzyıl kıta felsefesi için çok önemli bir yere sahip olsa da, genç ve orta yaş dönemlerinde yaptığı tercihler sonucunda -Nasyonal Sosyalist Parti'ye üye olmuştur- çokca eleştiriye maruz kalmış olsa da zannımca "bütün bunlara rağmen!" saygıyı ve dikkati hak eden bir düşünür. Ona kulak vermeden kurtuluş haritamızın rotasını çizebileceğimize inanmıyorum açıkcası. Çok önemli bir figür olmasının yanı sıra, kendisinden sonraki bir çok düşünürü -Derrida, Sartre, Foucault, Gadamer vs- etkilemiş olmasıyla da özeni hak eden bir karakter. Hayatında yaptığı tercihlerle çok katı şekilde eleştirilmesine de cevabı şu olurdu sanıyorum; "büyün beyinler, büyük hatalar yaparlar."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...