Ana içeriğe atla

Sosyolojinin Üç Büyük Babası; Weber, Simmel ve Bourdieu



Sosyoloji bilimler içinde en genç olanı olmakla birlikte, kolektivize ihtiyacı en çok benimsemesi yönünden de geniş kitlelere hitap eden en önemli bilim dallarından bir tanesi -belki de en önemlisi-. Burada “sosyoloji gerçekten de bilim midir?” gibi bir yöntemle ciddi anlamda mücadele edilmeyecektir. Çünkü; sosyoloj'nin bir bilim olup olmadığını tartışmak, bütün toplumsal ve kolektif argümanların yanlışlanması demek olmuyor, onları görmezden gelmek anlamına geliyor. Bu kadar basite kaçılacak bir yöntemi de kendini entelektüel olan birisinin görmesi de çok komik olurdu doğrusu. Zaten burada bahsedeceğimiz üç büyük toplumsal kuramla bunun ne kadar da yapılmaması gereken bir şey olduğunu daha iyi anlayacağız. Bu açıdan bakıldığında da eğer sosyoloji'nin hakkını vermek istiyorsanız, onu bir bilim dalı olarak görmek zorundasınız demektir. İsterseniz Comte gibi “pozitivizm dini” adı altında görün, isterseniz de Bourdieu gibi “bir dövüş sanatı” olarak görün hiç fark etmez, her iki yoldan da gitseniz karşınıza çıkacak şey sosyoloji'nin bir bilim olduğudur. Bu mehfumu kararlaştırdıktan sonra da sosyoloji'nin neden bu kadar ciddi bir bilim olduğunu ifade etmek adına seçmiş olduğum -tabiki bu benim toplumu en iyi açıkladığını düşündüğüm “baba sosyologlarım”- üç büyük sosyolog etrafında incelemeye çalışacağım.

Weber, toplumu bir “demir kafes”, Simmel “metropol hayatı”, Bourdieu ise “kültür habitus'u” olarak görüyordu. Ben de burada kısaca bu kavramların -gücüm yettiğince- karşılığını vermeye çalışacağım. Öncelikle şunu da açıklığa kavuşturmak gerek, neden bunların içinde Spencer'in “sosyal darwinizm”i yok, Marx'ın “diyalektik materyalizm”i yok ya da Dürkheim'in “organizma toplum”u yok gibi bir soruya karşı verebileceğim cevap şu olurdu; “Bu saydığımız sosyologlar için toplum olanı değil, olması gerekeni karşılamaktadır. Söz gelimi “böyle olsa iyi olacak gibi” bir tavır, sosyolojinin metodunu pozitivist gelenekle bezenmiş bir metafizik baharat haline getireceği için ben daha çok ayakları yere basan toplum teorilerini ele almayı mantıklı buldum ve bu üç sosyolog'u seçtim.” derdim. O zaman neden böyle bir şey yaptığımı daha iyi ifade edebilmek için artık sosyologların kuramlarına geçebiliriz...

1- Max Weber ve Onun Demir Kafes'i

İlk konuğumuz Alman sosyolog Max Weber. Weber'in bende çok özel bir yeri vardır. Diğer sosyologlardan farklı olarak Weberyen analizlerle -toplumsal hayatta çok sık karşılaştığımdandır belki de- aşinalığım ve onlara olan eğilimim sebebiyle onun düşüncelerini, toplumsal yapı taşlarını anlatmak, aktarmak hem bir arzuyla yaptığım bir şeye, hem de gerekli gördüğüm bir diyalektiğe dönüşmektedir. Lafı fazla uzatmadan en önemli fikri olan “Demir Kafes” ne demektir anlatmaya başlayalım...

Weber için toplumsal yaşamın en önemli kıstaslarından bir tanesi “kurallar”dır. Ve bize bu kuralların hayatımızı kolaylaştırmak amacıyla koyulduğu dikte edilir. Ve tabiki bizim buna inanmamız beklenir. Hatta inanmamız beklenmez, zorunlu olarak inanmamız gerekir. Çünkü eğer demir kafeste yaşamak istiyorsanız; öyle ya da böyle bu kuralları benimseyeceksinizdir. Sözgelimi bir hukuk devletinde -ki Weberin de aslında akademik kariyeri hukuk üzerinedir. Buna bolbol göndermeler yapmaya çalışacağım, çünkü buraya kadar siz de fark etmişinizdir ki, Weber aslında hukuk'un ne denli bir irrasyonaliteden rasyonalite kazanmasını dert edinmiş bir düşünür, sosyolog.- anarşist hiçbir hareket kabul edilemez. Veya “vatan hainliği” kavramı Weberyen sosyolojide kafesin aşındırılmaya çalışılmasından başka bir şey değildir. Yani ironik olarak, vatan hainleri özgürlük düşkünü oldukları için vatan hainidirler toplumun gözünde. Weber için bir diğer önemli toplumsal olgu ise hiç şüphesiz “Bürokrasi”dir. Weber için insanlar eğer, kukla gibi oynatılmak isteniyorsa; bürokrasi bunun için biçilmiş bir kaftandır. Sözgelimi bürokrasi'nin bir çok çeşidi vardır ama varoluş amaçları göz önünde bulundurulduğunda tek bir şeye hizmet ettikleri rahatlıkla söylenebilir. O da hiç kuşkusuz; “insanlarını demir kafeste kendi rızaları ile tutmaktır.”

Weber'in -bence- en önemli toplumsal analizi ise, kapitalizm üzerinedir. Burada Marx'a selam çakabiliriz, fakat Marx'ın yaptığı şeyi yapmaya çalışmadı Weber. Evet bir çatışma olduğu belli toplumda... Fakat Weber -o büyük dehasına başvurarak- şu soruyu sordu. “Eğer bir toplumda çatışma varsa, neden herkes birbirini yemiyor, yok etmiyor da çiçek olmuş uslu çocuk gibi davranıyor?” Buna getirdiği cevabı en büyük başyapıtı olan “Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu” eserinde görmekteyiz. Weber için bir toplumun en önemli “kolektif bilinçdışı”, kaz gelecek yerden tavuğu esirgememesidir. Yani, eğer 10 sene dişinizi sıkar ve çalışırsanız emekli olacağınızı bilirsiniz. Bu 10 sene uğrunda bütün isteklerinizi köreltebilir ve hayal mekanizmanızı bu 10 sene sonrası üzerine inşa edebilirsiniz. Yani kafesin içinde, kafesten çıktık sonra ne yapacaklarınızı planlamış olursunuz bu sayede. Weber bu “meşruiyet” kavramını bu tarz bir üstünlük atfetmeyle açıklar. Yani koyu hıristiyanlık olan “kalvinizm ve protestanlık” inancı kapitalizmin gelişim aşamalarını besleyen en önemli yardımcısıdır. Söz gelimi bu dinlerde tek bir amaç vardır; o da sürekli çalışarak tanrı'nın gözüne girmektir. Çünkü biliyoruz ki; “bütün insanlar günahkar doğar(!)”

Sonuç olarak, Weber görüldüğü gibi toplumun neden bu kadar rasyonalite meraklısı olduğunu ve çatışmasına rağmen birbirini gırtlaklamadığı üzerine ayakları yere basan en önemli meseleleri ele almıştır. Büyüklüğü de burdan gelmektedir zaten. İleride göreceğimiz Simmel ve Bourdieu da da olduğu gibi toplumun tahlilini yapmak farklı olguların özdeşliğini kavrayabilmekle mümkün olmaktadır.

2- Pierre Bourdieu ve Keşmekeşlerin Sosyologu

[Bu yazı "sosyoloji bir bilim midir, bilimse nasıl bir bilimdir?" başlıklı tema'nın devamını oluşturmaktadır. Ben de her ne kadar yazma şevki ve ödevi duysam da bir takım aksaklıklar sonucunda bir türlü yazmaya fırsat bulamıyordum. Bu gecikme için hepinizden özür diliyorum. Bunun telafisi olarak Simmel'i sona bırakıyorum ve doyurucu ve kapsamlı bir yazı yazmaya gayret edeceğim. Sağduyu gösteren herkese şimdiden teşekkür ediyorum.]

Diğer yazımızda Weber'in "Demir Kafes"ini anlatmaya çalışırken olayların daha çok hukuki ve kollektif yanını ele almaya gayret gösterdik. Çünkü ifade ettiğimiz gibi Weber filozof ve sosyolog olmasının yanında bir hukukçu. Bunun nüvelerini sisteminde görmek mümkün olmaktadır bu sayede -bkz: demir kafes-. Şimdiki sosyoloğumuz ise Fransa'nın taşralarında doğup büyümesine karşın üstün başarı ve zekasıyla Avrupa'nın en büyük üniversitelerinden olan, École Normale Supérieure'da hocalığa kadar yükselmiş bir düşünür, sosyolog. Bu sayede de kendisi sisteminin temeli olan "kültür" ve "sermaye" konusunda küçük yaştan dolup taşan bir bilgi birikimine sahip.

Bourdieu'nun toplum tezahürünün iki temel mefhumu onun "habitus" ve "kültür sermayesi" kavramlarıyla açıklanabilir ancak. Bu yüzden de eğer amacımız Bourdieu'nun sosyoloji ve onun yönteminden ne anladığını aktarmaksa; bu iki -Fransızların tabiriyle- "nosyon"u ortaya koymalıyız.

İlk olarak habitus'u ele almak istiyorum. Aslında habitus Bourdieu'nun en önemli kavramı olmasının yanı sıra anlaşılması en basit olanıdır. Biyolojideki "habitat"ın birebir toplumsal karşılığını anlayabiliriz bundan. "Canlılığın doğal yaşama ortamı" olarak literar bir anlama sahip olan habitat; esas olarak bir organizma'nın yaşadığı ortama uyum sağlayabilmesini karşılar. Yani (darwinci teoride de bu esastır) hayatta kalan uyum sağlayabilendir. Bu yüzden de aktarım habitat üzerinden her zaman buna dayalıdır. Yani bir anne kuş, yavrularına uçmayı öğretmeden onları serbest bırakamaz. Habitat'ını aldığından emin olması gerekir.

Bourdieu habitat kavramıyla ufak bir oynama yaparak onu "habitus"a çevirir ve aynen doğadaki gibi "uyum ve gelişim"i topluma uyarlar. Yani eğer, çiftçi bir ailede doğdu iseniz sizin habitusunuzda 5-6 yaşlarında piano eğitimi almak yoktur. Veyahut aristokrat bir ailenin çocuğu için toprakla uğraşmak yanlızca ileriki dönemlerde bir hobi olarak yapılabilecek bir etkinliktir. Yani Fransız dadıdan latince öğrenmeden daha önemli değildir. Aslında bu nosyon'un Bourdieu'nun "eril tahakküm"üyle ciddi bir ilişkisi vardır fakat bu daha sonra ele alınacak bir konu olarak kenarda dursun şimdilik...

Buraya kadar Bourdieu sisteminden şunu çıkarmak gayet olası gibi duruyor; ebevenylerinizden aldığınız sadece biyolojik kalıtımlarla sınırlı değildir. Söz gelimi nasıl konuştuğunuz, düşündüğünüz hatta neye inanıp, inanmadığınız mefhumunda bile "habitus" temel başvuru nosyonlarından birisidir. Burada tabiki -en azından ben böyle düşünüyorum- Freudian analizlerle habitus'a karşı savaş açılabilir -veya kıyas yapılabilir- fakat buradaki temel paradigma farkı, Freuddaki mesele'nin cinsel dürtüler ve libido gelişimi açısından psişik ve subjektif bir yanının olmasıdır. Yani Freud sizin oedipus komplexinize göre dil sürçmelerinizi veya küfürlerinizi analiz ederdi. Fakat Bourdieu eğer sizin Freud'a karşı aynı durumları sergilediğiniz bir ortamda bulunsa ve sizi analiz etseydi, büyük ihtimalle sizin yetiştiğiniz ortam analizini yapmakla işe başlayacaktı. Meraklıları bu işi büyütebilir -belki de iyi bir doktora tezi konusu olurdu bu kim bilir- fakat buradaki amaç kıyastan daha çok aktarım...

Bourdieu'nun bir diğer önemli kavramı ise habitusla ilişkili olan, "kültürel sermaye"dir. Buna göre habitus'u boş bir kumbara olarak düşünür isek, sizin kültürel sermayenize yaptığınız her bir yatırım aslında kumbaranıza attığınız bozukluklar. Ve güzel yanı da ihtiyacınız olduğunda domuzcuklu kumbaranızı kırmak zorunda kalmamanız.

Bourdieu, kültürel sermayeden toplumdaki bütün "eşitsizlik"leri anlıyordu. Bir anti-kapitalist olarak veya bir marxist olarak değil, iyi bir analizci olarak o bunu zorunlu bir çatışma olarak görüyordu. Weberde de değindiğimiz çatışmacı meşruiyet kavramı yerine o kültürel sermayeyi, tıpkı bir emek ürünü gibi ele alıyordu. Yani aristokrat ailenin çocuğunun 5 yaşında piano ve latince eğitimi alması ileride profesyönel hayatına büyük katkılar sağlarken, bir çiftçi çocuğunun öğrendiği zanaatlar ise neredeyse hiçbir şeye yaramayacaktır -tabiki profesyönel ya da eğitim yaşamında.- Peki eğer emek bu sermayeyi oluşturan öğe ise eşitsizlik bunun neresinde?

Bourdieu bir çok konuda karamsardı; örneğin eğitim eşitsizliği veya yaşam standartları. Yani sözgelimi 5 yaşında latince öğrenen çocuğun dersteki başarılarıyla bir köylü çocuğununkinin bir olması beklenemezdi ona göre. Bu haliyle bile bir çatışmacı teori ortaya atılabilecek olsa da Bourdieu bunu yapmayı tercih eden bir sosyolog olmadı. Çünkü biliyordu ki aslında bu "ezilen" köylü çocuğunun -kendisinin de yaptığı gibi- çalışıp didinerek bu farkı kapatabileceğine inanmasıydı. Belki de bu açıdan karamsarlığının üstünü örtmeye çalıştı diyebiliriz. Bu kadarla sınırlı bir çatışma ve eşitsizlikten bahsetmiyoruz elbette. Bourdieu kapitalizm dediğimiz şeyin -veya burjuvazi- liberallerin ifade ettiği kadar basit bir şey olmadığının en iyi göstergesidir sanırım. Bu açıdan da sosyolojisi aslında sadece bu analize dayanır demek belki onun diğer çalışmalarını yadsıyacak kadar ayıp olabilir fakat yanlış demek de bir o kadar zordur. Fakat bunun yanında onun sosyolojisinin diyalektik bir hayali de yoktu. Onun için sosyoloji bir sismograftan farksızdı. Bir sismograf depremin şiddetini ve büyüklüğünü ölçebilir ama onu önleyemez. Tıpkı sosyoloji de böyledir. Hiçbir toplumsal çatışmanın önüne geçemez sadece su kaçıran yeri tespit eder. Onu onarmayı amaç edinmez. Bu açıdan da Marx'la arasındaki fark daha rahat ortaya çıkacaktır. Marx'ın o büyük hayali "bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamıştır, önemli olansa onu değiştirmektir" hayalinden uzak bir sosyologtur Bourdieu.

Sonuç olarak, Bourdieu görüldüğü gibi son derece sistemli ve tutarlı, bir o kadar da ezber bozan bir düşünür. Ona göre hayatınızdaki kararlar sizin özgür iradenizle verdiğiniz şeyler olsa da özünde ailenizden veya yetiştiğiniz yerden gelen bir itim kuvveti mutlaka olacaktır. Bunu bir dersinde şöyle anlatır öğrencilerine; "Foucault eğer eşcinsel olmasaydı bütün bunları başarabilir miydi? Bana sorarsanız Foucault ne başardıysa çok çalışmasının, araştırmasının ya da bilgi arkeolojisi yapmasının yanında eşcinsel olması sayesinde de başardı."

3- Simmel ve Metropol'de Yaşam Teorisi

-Sözünü verdiğim üzere üçüncü ve son sosyolojik teoriyi, yani Simmel'in metropol yaşamı ve içinde bulundurduğu kent dinamiklerini ele almaya çalışacağım. Şimdiden iyi okumalar.-

Simmel, sosyoloji'nin kurucu babalarından sayılmasa da bana göre toplumsal kuramlar açısından günümüzü en iyi yakalayan ve kapsama alanı en geniş olan sosyologlardan birisidir. Tabiki hiçbir sosyal teori'nin -hatta felsefi ve bilimsel olanlar da buna dahil edilebilir- tam kuşatıcı bir sistem geliştirmesi olanaklı değildir. Çünkü toplum(veya siz buna kültür de diyebilirsiniz) dediğimiz şey o kadar canlı bir organizma gibi çalışır ki, her an evrim -hatta yer yer metamorfoz- geçirmeye müsait bir canlılık sistemiyle karşılaşırsınız. Toplumda -Durkheim'ci bir yaklaşımla ele almak pahasına- organizmik bir yapının olduğu kabulü aslında sizin olgulara nasıl yaklaşacağınızın da altını dolduran bir mefhumdur bu bağlamda. Simmel ise bu kuramların hiçbirini reddetmemekle beraber, aslında onun merak ettiği temel konulardan bir tanesi, “insanların neden bir anda köyde yaşarken büyük büyük kentler ve metropoller inşa etme ihtiyacı hissetmiştir?” sorusunu gündeme getirmesidir. Tabiki bunun marxist de bir analizini yapmak mümkün fakat, açılış yazımda da belirttiğim gibi, -buradan Marx'ın değersiz bir sosyolog olduğu çıkarılmasın- esas amacım seçmiş olduğum üç büyük sosyolog'un sistem ve dinamiklerini ele almak olacaktır ve bu düşünceme burada da sadık kalmaya çalışacağım.

Simmel, her şeyden önce bir Alman düşünürü ve sosyologu olmasına karşın onun fikirlerini bugün en çok benimseyenler angloamerikan entelijansiyasıdır.. Bunun sebebi de onun sistemini sözünü ettiğimiz metropol yaşamı(yazının devamında metropol, “kent” olarak ele alınacaktır)'nın yanı sıra para'nın ne olduğuna dair büyük merakının da olmasıydı. O sosyolog olduğu kadar para felsefesi (para'nın felsefesi adında bir kitabı da vardır)'ne yoğunlaşmış bir düşünürdür aynı zamanda. Bunun yanında onun birey temelli sistemi aslında bir anlamda -yukarıda da belirttiğim gibi kapsayıcı olmamakla beraber- tümevarımsal bir emprisism sistemini çağrıştırmaktadır.. Bu konuda şunları söyler; “eğer toplum bağımsız bilimin özerk nesnesi olacaksa, bu ancak onu oluşturan bireysel öğelerin toplamından yeni bir oluşumun çıkma durumundan dolayı böyle olabilir. Aksi takdirde toplum biliminin tüm sorunları sadece birey psikolojisiyle ilgili sorunlar olacaktır.” Görüldüğü gibi o sosyal bilimleri, tıpkı doğa bilimleri gibi deney ve gözlem sonucu genelleştirmeler yapan bir disiplin haline getirme ihtiyacı hissetmektedir.

Simmelin “Kent”ten ne anlıyordu?
Simmel klasik sosyologlardan olsa da enteresan bir biçimde onun fikirleri sanki daha çok postmodern düşüncenin içinde yer aldığı algısını uyandırmaktadır. Çünkü -ileride kapsamlı olarak değineceğimiz- moda kavramı onda çok önemli bir yer teşkil etmekteydi. O modadan çok basit bir şeyi anlıyordu. “Farklı olanın değerleştirilmesi”. Bu anlamda bir aradalığın meşruiyeti olan “kent” yaşamının en önemli mefhumlarından bir tanesi “benzerlik” veya onun yarattığı farklılaşmanın sonuçlarının toplamıdır. Yani kent size kendi içerisinde oturma izni verirken kent'in kalıbını oluşturan -veya Foucault'cu anlamda söyleyecek olursak dikte edilen- şeklin içine girip onun formunu almanızı bekler. Moda bundan kopuş olarak görülebilir, fakat Simmelde bu durum tam tersidir. Moda buna en iyi ayak uydurma işidir. Yani bir moda defilesinde “bakın bizler sizin kalıbınıza uymuyoruz ve başkaldırıyoruz!” mesajı verilmez. Verilen mesaj şudur; “bakın biz sizden daha iyi kalıba giriyoruz, neden mi çünkü sizden çok daha şık giyiniyoruz ve buradaki en şık olan biziz!” haykırışıdır. Tabi “şık” kavramı da Simmelde bir başka önemli mefhumdur fakat bu yazıda buna değinmemeyi tercih edeceğim. Çünkü hem lafı fazla uzatmak istemiyorum hem de kent dinamikleri düşüncesine bağlı kalmak istiyorum. Dileyen kendisi ufak araştırmalar yaparak bunu öğrenebilir.

Kent'in bu tür bir diyalektiği içerisinde -ki aslında Simmelin marxist bir sosyolog olmadığını anlamışızdır şimdiye kadar fakat bu onun sisteminde diyalektik düşüncesinin olmadığının göstergesi değildir.- Simmel, “bu modayı yaratan şeyin ne olduğu?” sorusunu araştırarak ve ortaya koyarak sürdürmesi gerektiğini düşünür. Ve ona göre para ile moda arasında ciddi bir ilişki vardır. Öncelikle para Simmel için nedir onu açıklamak gereklidir. Simmel için para'nın kentteki fonksiyonları şunlardır; “alışveriş, sahiplik, açgözlülük, aşırılık, kinizm, bireysel özgürlük, yaşam tarzı, kültür, kişiliğin değeri ve benzerleri”. Yani para bu çeşitli kavram spektrumları içinde bunların birbiri içine geçmesi veya birbirlerini kendileri yoluyla dışsallaştırmasıdır. Örneğin para'yı bir sahiplik mekanizması olarak kullanan birisi için kinizm para sayesinde sönüme uğratılacak bir mefhumdur. Veya kinizm düşüncesindeki birisi için para hiçbir şekilde sahiplik olgusuna erişemez. Bu ve buna benzer bir çok ihtimal söz konusudur. -Bunu milyonlarca ihtimalin olduğu satranç oyununa benzetebiliriz.- Peki para'nın bu kadar geniş bir alana yayılımı söz konusuysa neden “moda” için son derece önemli bir şey haline gelmektedir?

Simmel için moda'nın bir tür yayılım ve kopma aracı olduğunu söylemiştim yukarda. Bunu temellendirmenin en güzel yollarından bir tanesi Simmel'in para felsefesidir tabiki. Günümüzde artık “tüketiyorum o halde varım!” mottosu yaygın olduğu için bugünden örneklerle hareket etmek çok daha ayakları yere basan bir temellendirme olacaktır diye düşünüyorum. Artık tüketim bir hayatta kalma ihtiyacının karşılanması değildir kent yaşamlarında. Sadece bununla ele alınamaz elbette. Tüketim -Zizek'in tabiriyle- bir ideolojidir. Herkes gibi tüketmek, herkes gibi harcamak çok iç karartıcı bir şeydir günümüzde. Bu tüketim fetişini bir tür sanatsal faaliyete çevirmek gerekliydi ve “moda” dediğimiz şey bunu başardı. Moda kısaca bugün “sanatsal tüketim” fikrine karşılık gelmektedir. Yani paranızı öyle bir harcarsınız ki ve bu satın aldığınız şeylerle öyle şeyler yaparsınız ki kendinizi bir an Picasso resim yaparken bile hayal edebilirsiniz bu sayede. Yani bugün evinize astığınız resimler hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile olur. Veya kütüphanenizi hiç okumadığınız kitaplarla doldurabilirsiniz hiç sorun değil. Sadece şunu hatırlatmanız gerekiyor günde on kere kendinize; “bulunduğum kabın şeklini almalıyım, bulunduğum kabın şeklini almalıyım...”

Sonuç olarak, görüldüğü gibi son derece etkileyici ve kompleks fikirleri olan -Simmel tabiki bundan çok daha fazlasıdır fakat böyle bir yazıda ancak bu kadarı oluyor siz de takdir edersiniz ki- bir sosyolog ve düşünürle karşı karşıyayız. Weber ve Bourdieu ile birlikte ele alındığında günümüzü çok daha keskin yakalayan dinamikleri sayesinde de ilgiyi daha çok hak eden bir sosyolog kendisi. Bana öyle geliyor ki Simmeli, Weber ve Bourdieu ile okumak çok daha başka bir lezzet ve vitamin katacaktır. Bu üç sosyolog'un ortak noktası, temelinde yatan toplumun bu “çatışma” ve “yabancılaşma” mefhumları büyük filozof Marx'a dayandırılsa da ondan farklı olarak -ilk yazıda belirttiğim üzere- bir ütopya hayalleri olmayan düşünür, sosyolog olmaları. Olgusal olarak açıklama getiremeden bir ütopya hayal etmek de zaten ne kadar başarılı olabilir ayrı bir tartışma konusu olacak kadar derin bir mevzudur sanıyorum. Tabiki Marx için olgusal açıklamanın olmadığı söylenemez fakat, Marx'ın en büyük sorunlarından bir tanesi, Dünya'nın belli bir lineer çizgide gittiğini düşünmesiydi. Diyalektik yöntemden bahsederken Simmel için de buna benzer bir düşüncenin olduğu çıkarılmasın, çünkü Simmel için diyalektik daha çok bireyler arasında olan çatışma'nın modaya ya da paraya dönüştürülmüş versiyonudur. Yani Marx gibi bir beşinci ütopya “komünizm” gibi bir ideal söz konusu değildir. Velhasılkelam Simmel için bu denli uzun ve tanıtlayıcı bir yazı düşündüm. Umarım faydalı ve lezzetli bir yazı olmuştur. Hürmetle ve muhabbetle...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...