Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Simmel ve Paranın Felsefesi

Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bir ...

Kant'ın Epistemolojisinde Analitik-Sentetik ve Apriori-Aposteriori

Kant herhalde her ne kadar bir çok etik, politik, pedagojik veya ontolojik düşünceleri geçerliliğini kaybetmiş olsa da, epistemoloji dendiği zaman şöyle bir durulup kulak verilmesi gereken bir filozof hala. Newton fiziğinin kozmolojik yetersizliği sonucunda Kant felsefesinin de çöktüğü fikri çokca tartışma konusu edilmiştir. Çünkü Kant, Newton fiziğine bağlı kalarak ünlü eseri "saf aklın eleştirisi"nde bilginin nasıl elde edileceği mefhumu üzerine yoğunlaşır. Fakat bu eleştirilerin ne kadar doğru ve tutarlı olduğu hala kesinliğe ermediğinden şimdilik bunu es geçiyorum. Bu yazıda daha çok, Kant'ın bilgi kaynağında hedeflediği dört kavramına yoğunlaşacağım. İlk kavramımız "analitik" önerme. Analitik önermenin ne olduğuna geçmeden önce totolojik önermelerden bahsetmek istiyorum. Çünkü benim hem çok zevkli hem de önemli bulduğum epistemolojik bir mefhum vardır ki o da; "analitik önermeler, aynı zamanda totoloji midirler?" sorusudur. Bu soru gerçekten cidd...

Yaşam Nasıl Kutsanır? Deve, Aslan ve Çocukla!

"Yaşamı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Yaşam; Tanrı'nın insana ikinci kere vermediği tek armağandır." der Marcel Proust. Bununla neyi kast etmek istiyordu acaba? Veya bütün bir felsefe tarihinin artık kabak tadı vermeye başlayan "bu hayat, yaşanmaya değer mi?" sorusu biz varoluşta tutanmaya çalışan garibanlar için ne anlama gelmeli? Belki de burada en önemlisi, Camus'un problem edindiği intihar sorunudur. Bu sorun aslında şöyle bir anlama sahip olmamalıdır; "nasıl olsa öleceğiz, ha şimdi, ha yarın ne fark eder ki". Buradaki sorun esasında yaşamın nasıl olsa bir gün sona ereceği üzerine değildir. Varoluşun, bu yaşamın gizemini, büyüsünü kaybetmesinin ardından gelen bir kötümserlik senaryosudur sadece. Yani intihar fikri, zaten bitecek olan bir şeyin hiç olmaması arzusuyla yanıp tutuşmak değildir. Bu varoluşu sürdürmenin "anlamsız" oluşuna dair yapılan vurgudur. Yani her ne olursa olsun, yaşamı kutsamanın, onun tarafında olarak Tanrı...

Dünya Hastalıklı Bir Deri, Derideki Hastalığın Adı; "İnsan"

Bu sözler Nietzsche’ye ait; “derideki hastalığın adı insan.” Belki o koronavirüsü göremeden öldü, fakat tek suçu su içmek olan binlerce deveyi öldüren hastalığı çok iyi tanıyordu; insanı. Filozofların; bugün yaşasalardı, bu çağ hakkında söyleyecekleri şeyleri hep merak etmişimdir. Fakat bu sefer sanıyorum ki; bir çoğunun ne diyeceğini tahmin eder gibiyim. Özellikle de Nietzsche’nin; “Asıl virüs korona mı, yoksa insanın kendisi mi?” diye çıkışacağını hayal ediyorum şahsi YouTube hesabında bıyığını sıvazlayarak. Hem “insan bir tür hatalı olmalı!” diyen hocası Schopenhauer de ondan pek farklı düşünmüyor gibi... Peki bu filozofların bu insanlıkla alıp veremediği ne vardı? Neden bu kadar “nefret dolu” söylemlere sahiptiler? Çünkü; insan o kadar aşağılık bir varlıktı ki; her şeye alışırdı...  Biz de öyle yaptık; alıştık. Hayatın cilvesine, bütün hazların en doruğuna, dahası mı doğanın ırzına geçmeye o kadar çok alıştık ki; bir süre sonra, susadığımızda su içmek gibi sıradan bir hale dönü...

Gödel ve Husserl Benzerliği, Wittgenstein’in Gödel Eleştirisi

Gödel ve Husserl Benzerliği Fenomenolojiye göre, biz bir nesneyi tamamen algılamayız, kısmen algılarız. Nesne hakkındaki bilgimiz eksiktir ve nesnenin kendisi tecrübemizi aşkındır (transandantal). Husserl'e göre hem soyut, hem de somut nesneler aşkındır. Esas olan şey ise, nesnelerin varlığı için kanıtlarımız ve doğrulama yöntemlerimizin olup olmadığıdır. Gödel'i, fenomenolojiye yaklaştıran şey, Kant'tan beridir gelen realizm-idealizm ilişkisidir. Fenomenolojiye göre nesneleri biz yaratmıyoruz fakat bu nesneler hakkındaki bilgimizi biz inşa ediyoruz. Gödel de matematik hakkında aynen böyle düşünüyor. Gödel ve Husserl arasındaki bir başka benzerlik; nesne hakkındaki varlık bilgisinin derece derece olduğunun ve yanılıyor olabileceğimizin düşüncesidir. Yani matematikçi'nin de fizikçi'nin de elde ettiği bilgi yanlış olabilir. “Felsefe Işığında Matematiğin Temellerindeki Modern Gelişme” yazısında Gödel, Husserl'den ve fenomenolojiden övgüyle bahseder. Yazı , matemati...

Gödel'in Hayatı ve Eksiklik Kuramı

Gödel 1906'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda doğdu. Yaşamı boyunca dini cemaatlerle işi olmamıştır, buna rağmen kendisini teist olarak görür. Kendi tabiriyle; Spinozayı değil, Leibnizi izler. 1924'de fizik okumaya Viyana Üniversitesine gider. Fakat matematik ve felsefeye merak salar. Hilbert'in derslerine girer ve “matematiğin eksiksizliği üzerine” konuşmalarını dinler. Daha sonra doktora teziyle “eksiksizlik teoremi üzerine” katkıda bulunarak 1930'da Viyana matematik doktorasını alır. Bir sene sonra ise, beklenmedik bir şekilde “eksiklik kuramı”nı yayınlar ve asıl ününe bu makalesiyle kavuşur. 1940 Nazi Almanyasından kurtulmak için eşiyle birlikte Amerika'ya taşınır. Hayatu boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşur. 1940'larda ameliyat olması gerekirken, o bunu sürekli geçiştirir. Sonunda kan nakliyle hayati tehlikeyi atlatır. Hayatının son yıllarında Gödel'in eşi rahatsızlanarak, bakımevine yatırılır. Bunun sonucunda Gödel depresyona girer. Zehirleneceği ...

Öteki

  Bütün ahlak sistemlerinde temel çıkış noktası hep, 'ben' den önce 'öteki' ile temellendirilmeye başlanması oluyor. Yani örneğin faydacı birisi için ahlaklı eylem, ben'in ötekine yapması sonucu bir çıkar elde etmesi durumudur. Örneğin; ambulans arkasında gitmek . Hem yolu açmış oluyorsunuz, hem de yol size açılmış oluyor. Burda niyetin pek bir önemi yok, zaten genelde çoğu -Kant'ın ödev ahlakı hariç- ahlak sistemi niyeti tanımaz. Veya egoist ahlakta birisini öldürmemenin nedeni, başkasının da ben'i öldürmemesini istememdir. Yani metafiziksel, hayali bir sözleşmenin ürünüdür ahlak. Kısacası ahlak -etik demiyorum çünkü etik ahlakın tasarımsal boyutunda kalıyor- bir praksis disiplindir. Eylem e geçmek esastır. Eylem yoksa ahlaksızlık da, ahlak da yoktur. Bu anlamda da niyetiniz birisini öldürmekken onun hayatını kurtarmanız sizi kahraman bile yapabilir. Bu bir süre sonra patolojik bir riyakar mekanizmasına dönüşür. Bütün kent yaşamında esas olan budur. B...