Ana içeriğe atla

Gödel'in Hayatı ve Eksiklik Kuramı


Gödel 1906'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda doğdu. Yaşamı boyunca dini cemaatlerle işi olmamıştır, buna rağmen kendisini teist olarak görür. Kendi tabiriyle; Spinozayı değil, Leibnizi izler. 1924'de fizik okumaya Viyana Üniversitesine gider. Fakat matematik ve felsefeye merak salar. Hilbert'in derslerine girer ve “matematiğin eksiksizliği üzerine” konuşmalarını dinler. Daha sonra doktora teziyle “eksiksizlik teoremi üzerine” katkıda bulunarak 1930'da Viyana matematik doktorasını alır. Bir sene sonra ise, beklenmedik bir şekilde “eksiklik kuramı”nı yayınlar ve asıl ününe bu makalesiyle kavuşur. 1940 Nazi Almanyasından kurtulmak için eşiyle birlikte Amerika'ya taşınır. Hayatu boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşur. 1940'larda ameliyat olması gerekirken, o bunu sürekli geçiştirir. Sonunda kan nakliyle hayati tehlikeyi atlatır. Hayatının son yıllarında Gödel'in eşi rahatsızlanarak, bakımevine yatırılır. Bunun sonucunda Gödel depresyona girer. Zehirleneceği paranoyasıyla hiçbir şey yememeye başlar. Daha sonra 14 Ocak 1978 tarihinde evinde 29 kilo cenin pozisyonunda ölü bulunur. Gödel’ın hayatı için sıklıkla şu söylenir; “dünya’nın en büyük mantıkçısı, en mantıksız şekilde yaşadı ve öldü.”

Gödel, matematikçi olduğu kadar, bir fizikçi ve filozoftur. Onun fizikçi yanı; “fiziki nesneler her ne kadar gerçekse, matematiksel nesnelerin de bir o kadar gerçek olduğu” fikrine dayanır. Filozof yanı ise; onu asıl ününe kavuşturacak olan “ekisklik kuramı”ndan hareketle, “mutlak olana güven” ya da “kanıtlanamazlığın kanıtlanması” çalışmaları olacaktır. Bunun yanında seçim aksiyomu ve süreklilik hipotezi üzerine de çalışmalar yapar. Einstein fiziğine ve zamanda yolculuk fikrine ilgi duyar. 1944'de “Russell'in Matematiksel Mantığı” adlı makalesiyle, matematik ile felsefe arasında bir bağ kurmaya çalışır. Kant ve Leibniz'den etkilenen Gödel, 1959'da Husserl felsefesine yoğunlaşmaya başlar. Bir yanı Platoncu olan Gödel'in, Diğer yanı Husserlcidir. 


Eksiklik Kuramı
Matematik için çalkantılı olan XIX. ve XX. yüzyılda ortaya çıkan problemler ve paradokslar matematiği bir bilinmezliğe sürüklemeye başlamıştır. Bunun sonucunda Hilbert gibi dönemin büyük matematikçileri, bu sorunlarla karşı karşıya kalmanın getirdiği krizin tahammül edilemez olduğunu düşünüyordu. Hilbert bununla ilgili şunları söyler; 


Bir düşünün; herkesin öğrendiği, öğrettiği, gerçekliğin ve kesinliğin mükemmel örneği olan matematiğin kullandığı tanımlar ve tümdengelim yöntemleri saçmalıklara yol açıyor. Eğer matematiksel düşünce kusurlu ise biz kesinliği ve gerçekliği nerede bulacağız? 


Bunun sonucunda Hilbert, metamatematik alanını kurdu ve burada “matematiğin önermeleri sembollerin toplamı olarak, çıkarım yöntemleri de sembolleri maniple etmeye yarayan bir tür makeanik kurallar olarak” sunuldu. Gödel ise kendi eksiklik teoremlerini Hilbert'in metamatematik tekniklerini kullanarak elde ettiği sonucu, şu cümlelerle ifade etmiştir; 


Öyle matematiksel problemler vardır ki Principia Mathematica'daki (Newton'un Doğa Felsefesi'nin Matematik İlkeleri kitabına atıf yapıyor.) mantıksal araçlarla çözülemezler. […] Bu gerçek şöyle de ifade edilebilir; Principia Mathematica üstyapı olarak eklenmiş olan Peano aksiyom sistemi, sözdizimsel olarak (syntactically) eksiktir. 


Yani tutarlı bir aritmetik sistem içerisinde öyle bir önerme bulunur ki; ne bu önerme, ne de olumsuzu bu aritmetik sistemin içinde ispatlanabilir. Buradaki eksiklik daha çok “karar verilemezlik”tir. Dolayısıyla tutarlı bir sistemde karar verilemez önermelerin olması onu eksik kılar. Buradaki Gödelin felsefi düşündüğüne dair ilginç nokta, Hilbert'in doğruluk/gerçeklik kavramı yerine ispat'ı ele alması ve bunun bir “eksikliğe” işaret etmesidir. Yani tutarlı bir sistem içerisinde öyle doğru önermeler bulabiliriz ki, bunların bir ispatı yoktur. Bu felsefi sorun Gödel'in kafasını o kadar çok karıştırır ki; hayatı boyunca “matematiksel hakikat ile formel sistemlerdeki ispat” arasında bir gerilim içerisinde durarak bu soruna çözüm getirmeye çalışır. Buraya kadar ki sonuç, Gödel'in “birinci eksiklik kuramı”dır. Gödel elde ettiği “ikinci eksiklik teoremi”ne göre Principia Mathematica ve Peano aksiyom sistemiyle elde edilen bir sistemin tutarlılık ispatı, sistem içerisinde formel olarak verilemez. Buradaki formellikten kasıt ise, yine Hilbertçi tarzdadır. 


İkinci teorem, aslında birinci teoremin bir kanıtının bir anlamda sonucudur. Şöyle ki; “karar verilemez aritmetiksel önermelerin olduğu eksik bir sistemde, sistemin tutarlılığına ilişkin bir önerme, bahsi geçen karar verilemez önermelerden biridir.” Yani eldeki sistemin tutarlılığına ilişkin ispat, -eğer varsa- o sistem içerisinde formelleştirilemez. (Gödel, iletişim yeteneğimize olağanüstü bir güvensizlik duyuyordu. Ona göre doğal dil bulanıktı ve genelde birbirimizi anlamıyorduk. Gödel matematiğin netliğini ve titizliğini kullanarak, kendi eksiklik teoremiyle felsefi bir şeyler söylemişti. Gödel, “nesnel bir ispat veya matematiksel ispat diye bir şey yoktur” türünden bir yargı ifade etmek istemiyordu. Fakat Gödel'in teoremi, kimi entelektüel çevreler tarafından söylemeye çalıştığı şeyin dışındaki bir takım şekillerde yorumlandı. Goldstein'ın -muhtemelen biraz postmodern, biraz da anakronik olarak- söylediği gibi; “böyle bir durumda Gödel, iletişime güvensizlik duymasın da ne yapsın?”)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...