Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız.
Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bir yandan ise, adını aynı bırakarak içini defalarca o kadar çok doldurup boşaltmışız ki; bu sürede gerek içeriden gerekse de dışarıdan bir yıpranma yaratmışız. Bu anlamda, eşek kulaklı midastan da, Napolyondan da bir anlamda farklı, bir anlamda ise aynı parayı kast etmekteyiz.
Biz Simmel'e şimdilik geri dönelim. Metropol ve yabancı kavramlarına daha yakından bakalım. Öncelikle bu kavramların Marxist bir yanı yoktur: Yani yabancı kavramı derken şarlo'nun "modern zamanlar"ını izleyip; insanın emeğine yabancılaşması kavramı sonucunda omzuna orak ve çekiç dövmesi yaptırma arzusunu anlamamak gerekir. Buradaki yabancı kavramı kelimenin tam anlamıyla, sokakta yürürken tanımadığınız bir sürü insanla karşılaşma fenomenidir. Adını sanını bile bilmediğiniz insanların yanınızdan uysal bir hayvan gibi çekip gitmesidir. Bununla beraber bu kavramın bununla sınırlı bir mefhumu da yoktur. Sözgelimi, yabancı kavramının altında yatan bir başka mesele daha vardır, o da onun aslında sizi belirlemesi durumudur ki, asıl felsefi olan nokta budur. Buradan daha nicel bir anlam çıkarmak doğru olacaktır. Örneğin; neden günümüzde bütün hiyerarşi artık kot pantolon giymekte? Veyahut maskülen giyinen bir kadına olan bakışla, feminen giyinen bir kadına olan bakış aralarında ne türden farklılıklar mevcut? Bu meselelerin derin sosyolojik araştırma konusu olarak çalışmasını ümit ederek, biz daha çok felsefi alana odaklanmakla yetinelim.
Yabancı kavramı, aslında varoluş felsefesinde de karşımıza çok çıkan, sadece onlarla da kalmayıp, bütün bir 19. ve 20. yüzyıl felsefesini baştan aşağı donatan bir fenomendir. Sözgelimi idealistler arasında bile öteki meselesi felsefelerinin merkezindedir. Örneğin Fichte, Kantçı bir minvaldenyola çıkarak; "ben, kendini, kendi karşısına, ben olmayan olarak, koyan olarak, koyar." gibi başta anlaması zor veya kelime oyunu gibi gelecek ifadeler ortaya atar. Veya 20.yy'da ünlü varoluşçu Fransız filozofu Sartre; "başkası benim cehennemimdir." derken çok da idealist olmayan bir yorum yapmamış gibidir. Bütün bunların alamet-i farikası nedir peki? Tamamen ben-olmayan'ın ben'i belirlemesi durumudur. Yani sizi siz yapan siz değil, siz-olmayanlardır kısacası. Dolayısıyla sokakta gördüğünüz yabancı siz değilsiniz, ama siz-olmayan olarak sizin üzerinizde belki de sizden daha fazla tahakküm sahibi olan siz-olmayanlardır. Buraya kadar ki durum; işte bugün bize paranın ne olduğunu çok daha net bir şekilde anlatacak olan analizlerdir. Buraya kadar aslında paraya girişe hazırlık yaptık diyebiliriz. Peki şimdi esas soruya gelelim, para nedir?
Öyle çok fazla iktisadi veya kuramsal açıklamalara girme taraftarı değilim, çok daha gündelik dil ile işi kurtarmaya çalışacağım ki böylesi çok daha verimli olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü diğer türlü ekonomi'nin kullandığı en güçlü silahlardan birisi (farmakoloji de bu silaha ortaktır, bir ilaç prospektüsü okumaya çalışmanız yeterlidir) anlaşılmaz terimlerle karşıdakinin olaydan bir haber olmasını sağlamaktır. Örneğin lorenz eğrisi, ekonominin sürekli işleri çözmeye çalıştığı bir gelir-gider tablosudur. Halbuki buna başvurmadan; "tüketeceğimiz kadar üretmezsek veya üretmeden tüketirsek enflasyona yol açarız ve paramız değer kaybeder." gibi basitleştirilmiş ifadelerden uzak dururlar. Çünkü isterler ki başkaları kendi işlerine burun sokmasın.
Para aslında çok basit bir tanımı olan fenomendir (aynı zamanda da çok zor). Para kısacası bir "ortak irade"dir, konsensustur veya Durkheimci ifadeyle "kolektif bilinç"tir. Düşünün ki bugün kullandığımız kağıt para yerine, her birimiz cebinde maydonoz yaprağı taşısaydı ve paranın yerine geçecek olan materyal o olsaydı; ne değişirdi? Ya da şöyle söyleyelim; böylesine ütopik bir dünyada, yerde 200TL görseydiniz, yeri yararcasına mı saldırırdınız, yoksa bugün yerde ezilmiş maydonoz yaprağı gördüğünüzdeki tepkiyi mi verirdiniz? Bu sorulara vereceğiniz cevap sizin bugünün para dünyasına olan adaptasyonunuzu özetler aslında. Kısacası para bu tarz ortaklaşa bir sözleşmedir aslında. O halde biz bu durumda nasıl Simmel'i anlayacağız? Başlamadan önce şunu belirtmek gerekir ki; bu yazının, sadece okuruna bir şeyleri uyandırtmak ve yaşadığı dünyanın daha iyi farkına varmasını sağlamak dışında başka hiçbir gayesi de yoktur.
Bu bölümde ise bu işi az daha eşeleme niyetindeyim aslında. Öyle ki; para konusunda başvurulacak ilk isim Simmel değildir belki, fakat bana sorarsanız kesinlikle uğranması gereken bir durak noktasıdır. Özellikle kendisinin de “benim asıl kitabım” dediği Paranın Felsefesi, bu durumda önemli bir konum arz etmekte bizim için. Öncelikle biraz kitaptan bahsetmek istiyorum.
Simmel’in; Paranın Felsefesi kitabı, o kadar enteresan bir bölümlemeye sahiptir ki, biraz Kant’a aşinalığı olan -Hatta ucundan kıyısından Hume bile olur- herkesin bilgi sahibi olduğu, analitik-sentetik ayrımıyla bölümlenmiş olması bizi karşılamakta. (Kant’ın bu ayrımını bilmeyenler, analitik-sentetik ve apriori-aposteriori yazısını okuyabilirler
Simmel’in; Paranın Felsefesi kitabı, o kadar enteresan bir bölümlemeye sahiptir ki, biraz Kant’a aşinalığı olan -Hatta ucundan kıyısından Hume bile olur- herkesin bilgi sahibi olduğu, analitik-sentetik ayrımıyla bölümlenmiş olması bizi karşılamakta. (Kant’ın bu ayrımını bilmeyenler, analitik-sentetik ve apriori-aposteriori yazısını okuyabilirler) Simmel’in; kitabını Kantçı bir minvalde yazdığını, bu sayede anlamak mümkün olsa gerek. Peki esas olan bu analitik-sentetik ayrımıysa parada – bu ayrımı bildiğimizi kabul ederek devam ediyorum – demek ki özsel ve ilineksel olarak paranın içinde bir değişen, bir de değişmeyen şeyler olacaktır. Peki bunlar nedir?
Burada, yukarıda bahsettiğimiz, ben ve ben-olmayan ayırdına dönebiliriz. Öncelikle şöyle bir düşünce deneyi yapalım. “Ben” nedir? Kendimize “ben” veya başka birisine ne oluyor da “ben-olmayan veya sen” diyebiliyoruz? Bu durum bizi belki Aydınlanma Felsefesine, belki de çok daha ötelere; Antik Yunana, hatta işi az daha zorlarsak Uzak Doğu Öğretilerine kadar götürebilir. Biz tarihte o kadar çok gezinti yapmadan kendi içimizde kalarak bu işe biraz ışık tutmaya çalışalım. Öncelikle ben ve ben-olmayan ayırdı için tabiki bir ben ve ben-olmayanın varlığı gereklidir (veya yaratılmalıdır). Wittgenstein’in de dediği gibi; eğer dilimizin sınırları, dünyamızın sınırıysa; bu ayırdın dünyada bir karşılığı olmalıdır. Yani ben de, ben-olmayan da varolmalıdır ki, ben veya ben-olmayan diyebilelim. Buradan tabiki şöyle bir lise düşüncesi çıkmaz; “e o zaman kurabiye canavarı dediğimde o da var olsun!” Zaten analitik-sentetik ayırdını bunun için kullanmak zorundayız ya sevgili liseli kardeşim!
Bilgi için elimizde iki imkan vardır; ya analitik ya da sentetik. Bu ikisini de karşılamayan fakat, bilgi rolüne soyunan her şeye “ide” denir. Hatta bu ideler Kant’ta o kadar yanılgıya sürükler ki adamı; laf salatasından başka hiçbir işe yaramaz. Kısacası; ideler tersi de aynı oranda doğru, aynı oranda geçerli olan ifadelerdir. Dolayısıyla bilgisel anlamda bir karşılıkları yoktur. Çünkü; biz biliyoruz ki bir şeyin bilgi olabilmesi için her şeyden önce o bilgi’nin doğru; aksinin de yanlış olması gerekir. Hatta burada sadece bilgi kelimesini kullanmamın ihtiyatlı sebebi de budur. “Doğru bilgi” diye bir ifade olmaz. Bilgi zaten doğru olması beklenen bir şeydir. Kaldı ki o ifadeyi kabul edersek yanlışı da bir bilgi olarak kabul etmiş sayılırız ki; bu da açıkca bizi aptal bir şey yapmış olmaya sürükler. Her neyse; lafı daha fazla dolandırmadan paranın analitik ve sentetik yüzüne giriş yapalım.
Öncelikle para bildiğimiz üzere bir tür takas aracıdır. Bu paranın ortaya çıkış serüveninden bu yana bildiğimiz bir şey zaten. Peki durum böyle olmaya devam ederek günümüze kadar gelseydi, biz bu meseleyi bu yazımızda ele alıyor olur muyduk ya da şöyle diyelim, Simmel gibi bir adam çıkıp, Paranın Felsefesi diye bir kitap yazar mıydı? Tabiki hayır. O halde burada paranın zamanla analitik anlamının, sentetik bir dejenerasyona hatta dezenformasyona uğradığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; örneğin eskiden dünya dendiğinde; “kainatın merkezinde ve tepsi gibi düz” bir şey anlaşılıyorken, bugün ise “güneş sisteminin içinde yuvarlağımsı – Sagan’ın tabiriyle – mavi soluk bir nokta”. Dünya aynı dünya ama içine yüklenen anlam neredeyse bambaşka. Bu bilimsel açıdan bir gelişme olarak kabul edilebilir, çünkü Dünya bir keşiftir, icat değil. Peki bu durum insan icadı olan bir şey için – yani para için – yapılırsa ne olur?
Nihayetinde; toparlayacak olursak; kapitalizm, ekonomi ile bugün bütün toplumların tohumunu o kadar güzel atıyor ve bizleri "pasif Ishak" konumuna sürüklüyor ki; ben ve ben-olmayan herkes, ama herkes arasında sanki bir Çin seddi örülüyormuş gibi. Tüketen, pasif bir Ishak olmamak, toplumdan dışlanmanın ve "yabancılara yabancı kalma"nın kaçınılmazlığına doğru bizleri sürüklüyor her geçen gün. Şöyle düşünün; "herkes herkese karşı yabancı ama, tüketici olarak herkes herkese muhtaç. Ama kimse kimseye karşı ne bir sorumluluk ne de bir güven duyuyor. Tek güvenceleri birilerinin paşa gönlüne göre bastığı paranın ta kendisi." Bu durum ciddi bir şaka olmalı sanırım, kameralar nerde ben yıllardır bulamadım da, artık şaka kaka olmadan birisi kameraları göstersin!
Bilgi için elimizde iki imkan vardır; ya analitik ya da sentetik. Bu ikisini de karşılamayan fakat, bilgi rolüne soyunan her şeye “ide” denir. Hatta bu ideler Kant’ta o kadar yanılgıya sürükler ki adamı; laf salatasından başka hiçbir işe yaramaz. Kısacası; ideler tersi de aynı oranda doğru, aynı oranda geçerli olan ifadelerdir. Dolayısıyla bilgisel anlamda bir karşılıkları yoktur. Çünkü; biz biliyoruz ki bir şeyin bilgi olabilmesi için her şeyden önce o bilgi’nin doğru; aksinin de yanlış olması gerekir. Hatta burada sadece bilgi kelimesini kullanmamın ihtiyatlı sebebi de budur. “Doğru bilgi” diye bir ifade olmaz. Bilgi zaten doğru olması beklenen bir şeydir. Kaldı ki o ifadeyi kabul edersek yanlışı da bir bilgi olarak kabul etmiş sayılırız ki; bu da açıkca bizi aptal bir şey yapmış olmaya sürükler. Her neyse; lafı daha fazla dolandırmadan paranın analitik ve sentetik yüzüne giriş yapalım.
Öncelikle para bildiğimiz üzere bir tür takas aracıdır. Bu paranın ortaya çıkış serüveninden bu yana bildiğimiz bir şey zaten. Peki durum böyle olmaya devam ederek günümüze kadar gelseydi, biz bu meseleyi bu yazımızda ele alıyor olur muyduk ya da şöyle diyelim, Simmel gibi bir adam çıkıp, Paranın Felsefesi diye bir kitap yazar mıydı? Tabiki hayır. O halde burada paranın zamanla analitik anlamının, sentetik bir dejenerasyona hatta dezenformasyona uğradığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; örneğin eskiden dünya dendiğinde; “kainatın merkezinde ve tepsi gibi düz” bir şey anlaşılıyorken, bugün ise “güneş sisteminin içinde yuvarlağımsı – Sagan’ın tabiriyle – mavi soluk bir nokta”. Dünya aynı dünya ama içine yüklenen anlam neredeyse bambaşka. Bu bilimsel açıdan bir gelişme olarak kabul edilebilir, çünkü Dünya bir keşiftir, icat değil. Peki bu durum insan icadı olan bir şey için – yani para için – yapılırsa ne olur?
Para, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, insanların hızla artan artı değer üretimine yetişemeyen takas usülüne bir çözüm üretmek amacıyla icat edilmek zorunda kalınmış bir şeydir. Bana sorarsanız ise; insanlık tarihinde icat edilmesi, bugün bizi biz yapan şeylerin başında gelen olgulardan bir tanesi olan para; aslında bir krizi önlemek amacıyla ortaya çıkmış bir konsepttir. Peki nasıl oldu da bu çözüm, zamanla sorun olmaya başladı? Aslında bu soruya cevap arayışlarını yazının başından beridir yavaş yavaş puzzle yapar gibi oluşturmaya başladığımız kanısındayım ben.
Burada ana meselemize, yani yabancı’nın ve öteki’nin olduğu kent’e tekrardan bir uğrayalım bakalım. Neresiydi burası, yabancıyla karşılaştığımız, tanımadığımız kimselerin sağımızdan solumuzdan geçtiği, hatta tanımadığımız insanlara arada bir aşık olduğumuz, şirazeyi daha da kaydıranların da bu “yabancıyla” aynı çatıda ölene kadar yaşamak istediği (evlilik) yerdi. Ve bu yere de biz kısaca kent (ya da metropol) diyorduk. O halde şimdi buraya kadar hem bu durumu, hem de paranın ortaya çıkış sürecindeki “analitik” yönünü ele aldığımıza göre, sonuçta da son dokunuşu yaparak, paranın sentetik dönüşümü ve bu kentle olan ilişkisine değinerek bu işi tatlıya bağlayabileceğimizi düşünüyorum.
Para, zamanla bu analitik tarafından – kurbağa deneyi misali – yavaş yavaş kayıplar vermeye başlayarak, sentetik bir dönüşüme doğru yol alıyordu. Tarih sahnesinde buna verilebilecek en önemli olaylardan birisi ise; Roma döneminde ülkenin geçer para birimi olan altına, zenginlerin daha çok zenginlik hırsından dolayı, bakır katılarak tağşişe uğratılması ve ülke büyük bir enflasyona maruz kalmasıdır. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz. Diyelim; Roma da 10 birim para var ve 10 birim de mal var. Dolayısıyla, mal başına düşecek değer 1 birim paradır. Peki siz durduk yere bu parayı o verya bu şekilde 2 katına çıkararak 20 birim yaparsanız aynı malın değeri de 2 katına çıkmış olmayacak mıdır? Aynı zamanda sizin alım gücünüzün bu durumda aynı kalacağını da unutmamak gerekir. Yani maaşınız 10 birimse bu enflasyon sonunda hala 10 birim kalmaya devam edecektir, bu da sizin durduk yere fakirleşmeniz anlamına gelecektir. Peki siz, “Ya biz durduk yere parayı çoğalttık haberiniz olsun, o yüzden sizin maaşları da 2 katına çıkarıyoruz” diyen bir devlet duyurusu gördünüz, duydunuz mu hiç bugüne kadar? Amaç zaten bu işi halktan saklı yapmaktır. Yani denebilir ki, burada açık bir şekilde para; analitk biçiminden, sentetik biçime doğru bir bozulma yaşamıştır. Ve bu bozulmanın sebebi zenginlerin daha da zengin olması hırsından başka hiçbir şey değildir. Tarihte bunun o kadar çok örneği vardır ki, sözgelimi 1850’lerde Amerikada altının değersizleştirilmesi sonucunda Deadwood (ki bunu anlatan aynı isimde dizi de vardır kesinlikle tavsiye ederim) ‘da tam anlamıyla “önüne gelen herkes” istediği gibi kendi parasını – sanki bir merkez bankasıymış gibi – çıkartmaya başlamıştır. Sonuç olarak da ülke’nin nasıl bir kaosa sürüklendiğini siz de tahmin edersiniz. Son patlama ise Nixon döneminde Amerikada olmuştur ki; bana sorarsanız 1920’lerdeki krizden, 2008’deki büyük “morgıç” patlamasına kadar bütün serüven insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzuları ve hırslarıdır. 1971’deki kırılma noktası da Amerika’nın artık hiçbir basılan doların, altınla karşılığının verilmeyeceği duyurusuydu. Yani bu şu demek; “Amerika canı ne kadar para isterse, o kadar para basabilir.” Peki basmış mıdır? Hem de ne biçim…
Şimdi gelelim zurna’nın zart dediği yere. Ta başından beri kent kent kent diyip duruyoruz. Bütün bu alavere dalavere’nin bu kentle bağı nedir? Çok basit! “SÜRÜ GÜTMEK”. Bütün bu para savaşları laf olsun torba dolsun diye yapılmıyor elbette. Buraya kadar aslında bu olayı gizliden saklıdan hissettirmeye çalıştım, fakat şimdi açıkca söyleyeyim ki, insanları sadece ve sadece kapitalizme muhtaç bırakmak ve kapitalizm’in bir din olması; onun uğrunda bütün her şeyin feda edilebileceği ve diğer her şeyin onun için kurban edilebileceği bir inanç sistemi olduğunu gösteriyor. Peki en büyük kurban kim?
Kapitalizm, Ibrahimin yarım bıraktığı şeyi tamamlamıştır; “oğlunu kurban etmiştir.” Peki nasıl yapmıştır bunu? Oğlunu tüketici yaparak. Tabiki burada hiyerarşik bir ayırım yapmaya uğraşmıyorum. Sadece yaptığım şey dinsel bir olguyu, zaten din olan ama, kendisini seküler bir şekilde dışavuran kapitalizmle analojik olarak bağlamaya çalışmak. Burada da Ibrahim’in düş görmesi üzerine oğlunu kurban etmeye kalkışması olayını kullanmaya çalışıyorum. Buradaki esas konu aslında Ibrahim değil, oğlu Ishak. Zaten eğer Ibrahim böyle bir düş gördüğünü oğlu Ishak’a söylemeden – veya rızasını almadan – onu kurban etmeye çalışsaydı, bugün biz; ister gökten koç gelsin, ister moriya dağı ikiye yarılsın, tahakküm uygulayan olarak anlatacaktık, anlayacaktık. Büyük ihtimalle de Kierkegaard ona “imanın şövalyesi” de demeyecekti. Belki “imanın despotu” derdi (en azından ben olsam öyle derdim). Ibrahimi şövalye yapan şey, Ishak’ın rızasını alarak; onun “emrolunduğunu yap baba” demesi üzerinden hareket etmesidir. Belki de Ishak; “baba yapma, olur mu kafayı mı yedin iyice; her gördüğümüz rüyayı yapaydık ohooo” deseydi, bugün belki de ne Ibrahimin, ne de Ishak’ın varlıklarını bile bilmiyor olacaktır. Veya Ishak'ı büyük bir kahraman, belki de "özgürlük şovalyesi" olarak bilecektik. Kısacası buradaki kilit nokta Ibrahimden çok Ishaktır. Peki Ishak, kent'te tüketiciye karşılık geliyorsa, yapılması gereken Ibrahimi mi ortadan kaldırmak?
Her şeyden önce Ibrahime bu emri veren onun inandığı Tanrı bunu unutmayalım. Buradaki tanrı'nın da "toplum olduğu sanırım buraya kadar açık hale gelmiştir. Ve her ne için olursa olsun; hiçbir "Tanrı"nın böyle bir emirle, seçilmiş kişisine – seçilmiş olmasına da gerek yok, ibadetini (vergisini) yerine getirsin yeter – evladını öldürmesini söylemesinin geçerli hiçbir nedeni olamaz. Eğer gerçekten de böyle bir emrinin yapılmasını istiyorsa, büyük ihtimalle o Tanrı zalim bir Tanrıdır. Dolayısıyla Ishak burada celladına boyun eğen bir kurban konumuda olmaktan – biliyorum şu an size de Ömer Hayyam’ı hatırlattı bu – başka bir şey olmasa gerek.
Nihayetinde; toparlayacak olursak; kapitalizm, ekonomi ile bugün bütün toplumların tohumunu o kadar güzel atıyor ve bizleri "pasif Ishak" konumuna sürüklüyor ki; ben ve ben-olmayan herkes, ama herkes arasında sanki bir Çin seddi örülüyormuş gibi. Tüketen, pasif bir Ishak olmamak, toplumdan dışlanmanın ve "yabancılara yabancı kalma"nın kaçınılmazlığına doğru bizleri sürüklüyor her geçen gün. Şöyle düşünün; "herkes herkese karşı yabancı ama, tüketici olarak herkes herkese muhtaç. Ama kimse kimseye karşı ne bir sorumluluk ne de bir güven duyuyor. Tek güvenceleri birilerinin paşa gönlüne göre bastığı paranın ta kendisi." Bu durum ciddi bir şaka olmalı sanırım, kameralar nerde ben yıllardır bulamadım da, artık şaka kaka olmadan birisi kameraları göstersin!

Yorumlar
Yorum Gönder