Ana içeriğe atla

Öteki


  Bütün ahlak sistemlerinde temel çıkış noktası hep, 'ben'den önce 'öteki' ile temellendirilmeye başlanması oluyor. Yani örneğin faydacı birisi için ahlaklı eylem, ben'in ötekine yapması sonucu bir çıkar elde etmesi durumudur. Örneğin; ambulans arkasında gitmek. Hem yolu açmış oluyorsunuz, hem de yol size açılmış oluyor. Burda niyetin pek bir önemi yok, zaten genelde çoğu -Kant'ın ödev ahlakı hariç- ahlak sistemi niyeti tanımaz. Veya egoist ahlakta birisini öldürmemenin nedeni, başkasının da ben'i öldürmemesini istememdir. Yani metafiziksel, hayali bir sözleşmenin ürünüdür ahlak. Kısacası ahlak -etik demiyorum çünkü etik ahlakın tasarımsal boyutunda kalıyor- bir praksis disiplindir. Eyleme geçmek esastır. Eylem yoksa ahlaksızlık da, ahlak da yoktur. Bu anlamda da niyetiniz birisini öldürmekken onun hayatını kurtarmanız sizi kahraman bile yapabilir. Bu bir süre sonra patolojik bir riyakar mekanizmasına dönüşür. Bütün kent yaşamında esas olan budur. Bir kaşık suda boğmak istediğiniz birisine sabah "günaydın" demektir bu kısaca. (Bununla ilgili Black Mirror S3E1 izlenebilir.) Kant ise genel olarak buna karşı çıkıyor. Aslında başta söylediğim öteki merkezli ahlak anlayışını regüle etmeye çalışarak onu ben merkezine indirmeye çalışıyor gibidir Kant. Fakat bu işin birazcık içine girdiğinizde hiç de öyle olmadığını görebilmek mümkün. Kant’ın çok daha özgeci bir sistem geliştirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü Kant, a için olan maxim’i, z’ye kadar en ufak bir aksama yaşatmadan sürdürmek ister.

Adorno'nun Kant etiği -artık burda etik kullanabiliriz. Çünkü Kant tam da tasarımsal ahlakla uğraşmaya çalışır- hakkında çok sevdiğim bir ifadesi; "kolay yönetilebilir insan modeli" tasarımıdır. Yani herkes Kantçı bir ödev ahlakıyla ahlaklansa, az kafası çalışan birisi bu kadar insanı elinde fırıldak gibi çevirebilir. (Bununla ilgili film önerim: Equilibrium) Kant'ın sistemi de şu esasa dayanır. "Herkes zaten genel olana göre davranırsa, ortada bir sorun kalmaz. (Kant’ın buradaki inanılmaz -ve bir süre sonra artık rahatsız edici- derecedeki sağduyu felsefesini de yakından tanımış oluyoruz). Sartre, Kant'ın bu maxim fikrini şöyle çok güzel bir örnekle eleştirir; ikinci dünya savaşı sırasında yirmili yaşlarında bir delikanlı olduğunuzu düşünün. Ülkeniz için savaşa gitmek zorundasınız, fakat bir yandan da bakıma muhtaç bir anneniz var ve sizden başka kimsesi de yok. Eğer herkes savaşa giderse, bütün bakıma muhtaç anneler ölüme terk edilmiş olacak. Eğer herkes annesine bakmayı tercih ederse, bu sefer de elinde süngülü tüfekle gelen asker ortada bakıma muhtaç bir anne zaten bırakmayacak. Her iki türlü eylemde de başkasına örnek olacak davranışta bulunamıyoruz.
Kısacası Kant'ın ahlak sistemi o kadar pürüzsüz bir zemindeki kaypakça kaymak dışında bir imkanınız yok. Kaygan bir zeminde yürünemez, ancak sabit bir hızda kaymak gibi akmanız gerekir. Bu anlamda ahlaklılık zaten insana has bir "tercih"tir. Buradaki tercih başta da belirttiğim gibi "öteki"ne dair bir meseledir. Yani ötekine tahakküm uygulayıp, uygulamamayı seçmek ahlakı yaratır. Kant bu seçeneği ortadan kaldırarak; adeta insanı robotlaştırmaya çalışmıştır.
Sonuç olarak; bana kalırsa felsefe'nin en büyük meselesi öteki problemidir. Bütün varoluşumuzu öteki vasıtasıyla tasarladığımız için bir nevi kendimizi Heideggerin "dünyaya fırlatılmışlık" (geworfenheit) dediği şeyin içinde buluyoruz. Böyle Heideggerde tatlı bir hıristiyanlık fikri olsa da, esas olan egzistansiyalist fikirde budur; "ÖTEKİ". Sartre'ın ötekini cehenneme mahkum etmesi de bu açıdan çok şaşılacak bir durum değil. Hele ki Sartre'ın tamamen ötekine kapalı felsefesini temel alınca, onun için esas olan ötekine olan nefretten ziyade, ötekine olan fenomenal bakışın yıkıcılığı. Sözgelimi Sartre başkasının bakışlarını o kadar çok önemser ki, aslında Tanrı'nın ölmesi sonucunda bu "gözleme" -hamur işi olan değil mastar olan- işini insan arsızca, Tanrı'dan almıştır. Yani kısacası, "öteki"yle yüzleşmeden "kendi"yle tanışamaz insan. Esas olan da zaten, bir anlamda böyle bir iç hesaplaşma durumuyla başa çıkıştır. Dostoyevski'nin "öteki" romanını şiddetle ve hararetle bu konuyla ilgili olarak tavsiye etmek istiyorum son olarak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...