Bu sözler Nietzsche’ye ait; “derideki hastalığın adı insan.” Belki o koronavirüsü göremeden öldü, fakat tek suçu su içmek olan binlerce deveyi öldüren hastalığı çok iyi tanıyordu; insanı. Filozofların; bugün yaşasalardı, bu çağ hakkında söyleyecekleri şeyleri hep merak etmişimdir. Fakat bu sefer sanıyorum ki; bir çoğunun ne diyeceğini tahmin eder gibiyim. Özellikle de Nietzsche’nin; “Asıl virüs korona mı, yoksa insanın kendisi mi?” diye çıkışacağını hayal ediyorum şahsi YouTube hesabında bıyığını sıvazlayarak. Hem “insan bir tür hatalı olmalı!” diyen hocası Schopenhauer de ondan pek farklı düşünmüyor gibi... Peki bu filozofların bu insanlıkla alıp veremediği ne vardı? Neden bu kadar “nefret dolu” söylemlere sahiptiler? Çünkü; insan o kadar aşağılık bir varlıktı ki; her şeye alışırdı...
Biz de öyle yaptık; alıştık. Hayatın cilvesine, bütün hazların en doruğuna, dahası mı doğanın ırzına geçmeye o kadar çok alıştık ki; bir süre sonra, susadığımızda su içmek gibi sıradan bir hale dönüştü bu. Sonra da -artık adına siz ne derseniz deyin- doğa kendi payına düşeni yapmaya başladı. Bu kadar kirliliği temizlemeye. Bunun üzerine bugün biz ne yapıyoruz? Şimdilik mola verdik, ileride bu cıngara devam etmek üzere.
Gelecek senaryoları kurmaya başladık bile. Tek derdimiz bugün kapitalizmin çöküp çökmeyeceği. Bugün biz; “acaba Chomsky mi haklı yoksa Zizek mi?” diyerek, bugünün “filozof”larının ağzına bakaduruyoruz sadece. Bir yanda karamsarlığın gerçekçiliğini salık veren ve kendisini anarşist olarak gören Chomsky, diğer yanda ise; insanların öldüğü bir salgını ideolojik sıçrama fırsatı olarak gören Stalinist Zizek. “İki ucu boklu değnek” tabiri sanıyorum bu durum karşısında daha iyi bir yerde kullanılamaz. Birinden birini, onu mantıklı bulduğumuz ve geçerliliğini onayladığımız için değil; diğerini daha korkutucu gördüğümüz için, daha az kötüyü, daha çok kötüye tercih edecek durumun içinde buluyoruz en “iyimser” senaryoda kendimizi. Bu da bu senaryonun yazanını da oynayanını da gözler önüne sermiyor mu hala? Derideki hastalık yarasa mı, yoksa insan mı?
Nagel; o meşhur, Yarasa Olmaklık Nasıl Bir Şey? (What Is It Like to Be a Bat?) yazısında belki bu veçheyi bize göstermemişti: Ya bir gün gelir de, insan kendi ettiklerini bir yarasanın üzerine yıkmaya çalışırsa, o zaman da yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu sormaya devam edebilir miyiz?
İnsan; yarasa olmaklık nasıl bir şeydir’i soradursun; ama yarasalar insan olmaklık nasıl bir şey çok güzel gösterdi sanıyorum. Belki insan; insan olmaklığını gene insana yarasa üzerinden gösterdi, veyahut insan olmaklığın ne kadar aciz bir varlık olmak olduğunu, aslında bu kibrinin nedeninin de bu aşağılık duygusu olduğunu gösterdi, kim bilir. Sonuçta olan şey şu; doğa bize kendisini gösterdi. Ne Chomsky, ne Zizek. Ne yarasa ne başka bir şey. Biz aczimizi yaşıyoruz sadece. Doğa kendi payına düşeni yapıyor; bahar temizliği. Ve suç temizlik yapanda aranmaz, ortalığı kirletende aranır. Başta sorduğumuz soruya şimdi cevap vermeye çalışalım; neydi bu “insanla” alıp veremedikleri filozofların? Sanırım cevap çok basit; ölümü unutmaları... O kadar çok unuttuk ki hatta, insanlar ölmeye başlayınca; “aa biz ölüyorduk ya değil mi?” serzenişleriyle baş başa kaldık. Doğanın bize değil, bizim ona muhtaç olduğumuzu unuttuk. Kirlettiğimiz şeyin, aslında dönüp dolaşıp kendi lekemiz olduğunu... Neyse biz gene “kirlenmek güzeldir” reklamları dinlemeden evvel; bu farkındalığı kazanmış bir başka adama; Kubrick’e kulak verelim...
“İnsanı anlam oluşturmaya iten hayatın anlamsızlığının kendisidir. Çocuklar tabi ki hayata bir yaprağın yeşil rengi kadar basit şeylerden büyük mutluluk duymak gibi bozulmamış bir mucize duygusu ile başlar fakat büyüdükçe, ölüm ve yıkımın farkındalığı bilinçlerine sızarak yaşam sevincini, içlerindeki idealizmi ve ölümsüzlük yanılsamasını yıpratmaya başlar. Çocuk olgunlaştıkça çevresinde hep ölüm,acı görmeye ve “insanın mutlak iyiliğine” olan inancını kaybetmeye başlar. Yine de eğer yeterince güçlü ve şanslıysa ruhun bu karanlığından yaşamın heyecanını yeniden doğurabilir, taze bir amaç ve onaylanma hissi yakalayabilir. Doğumundan gelen o mucize duygusunu geri getiremez ama ondan daha kalıcı ve sürekli bir şey şekillendirebilir.
Evren hakkındaki en dehşet verici şey onun bize düşman değil, kayıtsız oluşudur fakat bu kayıtsızlıkla uzlaşıp hayatın zorluklarını ölümün sınırları içinde kabul edebilirsek insan türü olarak varlığımız bir anlam ve tatmin sağlayabilir. Karanlık ne kadar derin olursa olsun kendi ışığımızı yaratmalıyız.” /
- Stanley Kubrick





Yorumlar
Yorum Gönder