Ana içeriğe atla

Gödel ve Husserl Benzerliği, Wittgenstein’in Gödel Eleştirisi



Gödel ve Husserl Benzerliği
Fenomenolojiye göre, biz bir nesneyi tamamen algılamayız, kısmen algılarız. Nesne hakkındaki bilgimiz eksiktir ve nesnenin kendisi tecrübemizi aşkındır (transandantal). Husserl'e göre hem soyut, hem de somut nesneler aşkındır. Esas olan şey ise, nesnelerin varlığı için kanıtlarımız ve doğrulama yöntemlerimizin olup olmadığıdır.
Gödel'i, fenomenolojiye yaklaştıran şey, Kant'tan beridir gelen realizm-idealizm ilişkisidir. Fenomenolojiye göre nesneleri biz yaratmıyoruz fakat bu nesneler hakkındaki bilgimizi biz inşa ediyoruz. Gödel de matematik hakkında aynen böyle düşünüyor.
Gödel ve Husserl arasındaki bir başka benzerlik; nesne hakkındaki varlık bilgisinin derece derece olduğunun ve yanılıyor olabileceğimizin düşüncesidir. Yani matematikçi'nin de fizikçi'nin de elde ettiği bilgi yanlış olabilir. “Felsefe Işığında Matematiğin Temellerindeki Modern Gelişme” yazısında Gödel, Husserl'den ve fenomenolojiden övgüyle bahseder. Yazı , matematiğin temellerine dair araştırmaları felsefi dünya görüşü içerisine oturtmaya çalışır.
Gödel, dünya görüşlerini metafizikten veya dinden uzaklıklarına göre sıralar. En solda; yani metafizikten en uzakta şüphecilik, pozitivizm ve materyalizm yer alır. En sağda ise, tinselcilik, idealizm ve teoloji yer alır. Sol taraftaki görüşe göre her şey anlamsızken, sağ taraftaki görüş içinse her şeyin bir anlamı vardır. Gödel felsefe'nin Rönesanstan beri sağdan sola doğru kaydığını söyler. Gödel yazısını apriori doğası gereği matematiğin sağda olmasıyla, felsefenin sola doğru hareketi arasında gerilim üzerine odaklar. Gödel'e göre matematik uzun süre bu sola kaymadan etkilenmedi, ta ki XX.yy'ın başında matematikte ortaya çıkan çelişkilere kadar. Bu çelişkiler, matematiğin felsefi kıyılarında ortaya çıkmıştır, merkezinde değil. Bunların daha sonra çözülmesine rağmen, matematiği sola kaydırma uğraşı gündeme geldi. Fakat Gödel'e göre, matematiğin sağa yakın ruhunun, sola yakın bir felsefeyle kurtarılamayacağı ortaya çıktı; doğru tutumun sağ ile sol'un birleşiminden oluştuğunu kabul etti. Hilbert bunu yapmaya çalıştı ama başarısız oldu. Gödel ise bunu fenomenolojide aradı. Yapılması gereken şey; matematiksel nesne ve aksiyomların, tanımlarını vermeksizin, anlamlarını netleştirmektir. Gödel'e göre fenomenoloji sayesinde şimdiye kadar bizim için meçhul olan kavramları anlayabiliriz.
Gödel Husserl ve Kant arasındaki ilişkiye değinir. Kant ruhuna en sadık felsefe fenomenolojidir. Gödel bununla ilgili şöyle yazar; “Eğer yanlış anlaşılmış bir Kant, felsefede ve dolaylı olarak bilimde onca ilginç şeye yol açtıysa, kim bilir doğru anlaşılmış bir Kant nelere yol açabilir?” Wittgenstein'in Gödel Eleştirisi
Michael Dummett, Wittgenstein'in Gödel yorumu için; “düşük kaliteli ve kesin yanlışlar içermektedir.” demektedir. Georg Kreisel ise, “parlak bir zekanın şaşırtıcı derecede önemsiz bir ürünü”der. Wittgenstein'in Gödeli yanlış anladığı düşünülse de, Shanker'e göre; onun yorumları, Gödel'i yanlış anlamadan kaynaklanmamaktadır. Wittgenstein'in Gödel hakkındaki eleştirisini anlamak için, onun felsefe ve matematik hakkındaki yorumlarına bakmak gerekmektedir:
  • Wittgenstein için felsefe ve matematiğin birbirine sunabileceği hiçbir şey yoktur.
  • Ona göre felsefi sorunlar felsefeyle, matematiksel sorunlar da ancak matematikle çözülebilir.
  • Dolayısıyla, Wittgenstein için Gödel'in sonucunun epistemolojik hiçbir değeri yoktur ve Platoncu yorumların hiçbir anlamı yoktur.
  • Zaten matematik için anlam diye bir şey yoktur ve her şey algoritmadır.
  • Matematik bir calculus'tur. Matematik bazı kuralların birleşiminden ibaret olduğu için matematik içinde epistemolojik veya ontolojik sorunlar olamaz.
  • Matematik aslında hiçbir şey hakkında değildir. Matematik tamamen hesaplama olduğu için metamatematik diye bir şey de olamaz.
  • Metamatematik denen şey başka bir çeşit matematiktir ve bundan dolayı da metamatematik, matematiğin temelleri hakkında hiçbir şey sunmaz.
Böylece Wittgenstein, hem Gödel'in, hem de Husserl’in iddialarını reddetmiştir. Gödel, öğrencilik döneminde Viyana çevresindeki katıldığı toplantılarda Wittgenstein'in adını sık sık duymaktaydı. Gödel hem Viyana çevresinin metafiziğe, hem de Wittgenstein'in matematiğe karşı olmasına sıcak bakmıyordu. Öte yandan Wittgenstein “amacım Gödel'in ispatları hakkında konuşmak değil, onu es geçmektir.” demiştir.
Wittgenstein, Gödel'i ve Husserl'i eleştirmişse de aslında onların muazzam programlarının ancak bir karikatürü olacak olan “oyun formalisti” gibi davranmıştır. Wittgenstein için, matematik kağıt üzerinde anlamsız sombollerle oynanan bir oyundan başka bir şey değildir. Bundan dolayı, matematikteki ontolojik ve epistemolojik sorunları inkar ederek, Gödel'i es geçen Wittgenstein'ın matematik felsefesi karşısındaki tutum, bir pozitivistin metafizik karşısındaki tutumla aynı olduğu çıkarılabilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...