Ana içeriğe atla

Spinoza'nın Bilinci; Arzu, Neşe ve Keder



Spinoza'yı daha iyi anlayabilmek için, onun şu üç kavramına daha yakından bakmak gerekiyor; arzu, neşe ve keder. Spinoza'nın felsefesindeki bu üç temel yapı, onun felsefesini daha iyi anlamamız için, bize rehber niteliğinde olacaktır. Bunun sebebi şu; Spinoza'ya göre bütün duygudurumları; arzu, neşe ve kederin birbirine karışmasının bir sonucudur esasında. Dolayısıyla da herhangi bir duygudurumundan bahsederken, Spinoza'yı hatırlayıp; haleti ruhiyemizdeki arzu, neşe ve keder oranlamalarımızı yaparak, olayların ve olaylara verdiğimiz duygusal tepkilerin daha anlaşılır olmasını sağlayabiliriz kendi açımızdan. Buradan da görüldüğü gibi, Spinoza felsefesi yaşamla o kadar iç içe bir felsefedir ki; kendisini neredeyse bununla ikame eder. Yani yaşamda ne oluyorsa; Spinoza felsefesinde olan da o'dur. Bu bize XIX. ve XX. yüzyıllarda karşımıza çıkan "yaşam felsefesi"ni hatırlatabilir, fakat unutmamalı ki Spinoza, bir XVII. yüzyıl düşünürüydü. Dolayısıyla kendinden sonraki felsefeye etkisini anlatmamıza sanırım burada gerek yok onun. Hegel'in şu sözü yeterli olacaktır diye düşünüyorum; "ya Spinozacı bir felsefe yaparsınız, ya da felsefe falan yapmazsınız". O halde yavaştan kavramlarımıza giriş yapalım, ilk kavramımız; arzu. Arzu, belki de Spinoza felsefesini döneminin diğer felsefelerinden kesin olarak ayırmamıza yarayacak en güçlü şey. Aydınlanma çağında arzuyla bir şeyleri açıklamaya çalışmak, aklın bir tür tanrısal kudret kazandırıldığı bir devirde oldukça radikal bir karar doğrusu. Hoş, belki de onun bu kadar büyük filozof olmasının sebeplerinden bir tanesi de, başkalarının söylemeye cesaret edemediği veya gözünün dibinde olanları göremediği zamanda birisinin çıkıp büyük bir ustalıkla bunları dile getirmesidir. Öyle veya böyle, Spinoza çok ama çok büyük bir filozof olarak felsefe tarihindeki yerini korumakta, korumaya da aynen böyle devam edecek... 

Arzu, Spinoza'nın temel kavramlarından bir tanesidir. Çünkü arzu, içinde çok önemli bir şeyi taşır; isteme. Buradan direkt olarak Schopenhauer'a sıçrayabiliriz elbette, çünkü biliyoruz ki onun da felsefesinin temelinde yatan kavram budur; isteme. Schopenhauer şimdilik bahsi diğer tabiiki fakat, şu noktayı görmek bakımından önemli, gerek arzu deyin, gerekse isteme; bu mefhum oldukça önem teşkil etmekte bir şeyleri açıklama yolunda. İşte biz de, bu açıklanmaya muhtaç şeyler ne ona bakmaya çalışıyoruz burada. Devam edecek olursak arzu'nun isteme olmasındaki kemal; bu duygu durumunun insanın özünü oluşturmasıdır. Yani bir başka deyişle; insan arzulayan varlıktır. Bir kişi insan olduğunu düşünüyorsa, arzu duyan bir mahluk olduğundan ileri gelmektedir bu. Burada şu soru gündeme getirilebilir; "bir lağım sıçanı arzu duymuyor mu ki, o sıçanken ben insanım?" Aslında bu sorunun önemi şu; arzu, sadece insana has bir şey mi? Aslında bu pek de doğru bir yorum değildir. Arzulayan insan olmak; insana insan olmaklığından dolayı gelen bir şey değildir, insana hayvan olması bakımından gelen bir şeydir. Fakat biz dedik ki, insan demek arzulayan demektir. O halde insan yerine arzulayan hayvan da kullansak olmaz mı? Elbette olur, fakat unutmamalı ki, Spinoza felsefesi geometriktir. Yani bir başka deyişle, uzaysal olarak paraleller ve doğrular üzerine kuruludur. Arzu, hayvanlarda aramızdaki paralelse, bizim onlardan ayrıldığımız doğrumuz nedir peki? İşte burada Spinoza felsefesinin nevi şahsına münhasır noktasını yakalıyoruz. O da şudur; "farkındalık"! Hayvanı insandan, veya insanı hayvandan ayıran tek nokta budur onda; bu durumu fark etmek. Bu noktaya finalde bir kez daha değinmek gerekli olabilir, o yüzden toparlayacak olursak kısaca; biz kendimizi beşer olan ve insan olan diye kategorilendirebiliriz. Bu anlamda bizim beşeriyetimiz; bu üç duygunun yoğunluğu iken, insaniyetimiz ise, bu duygu durumlarının farkında olmak ve olaylara verdiğimiz duygusal tepkilerin bu üçlü ayağın tepkimelerinden karıştığının farkında olmamız. 

Arzu'dan sonra, sıra neşeye ve kedere geldi. Neşe aslında keder gibi, arzu halinin bir tür sonucu. Bunu şöyle açıklayabiliriz; herhangi bir şeye arzu duymanız sonucu, bu arzunuzu bir şekilde yerine getirebiliyorsanız; arzu duygunuz yerini neşeye, eğer getiremiyorsanız da yerini kedere bırakır. Bu ise, varoluşunuzda bir tür artma veya azalma (ya da yükselme veya düşme) olarak kendini gösterecektir. Şöyle düşünelim, Spinoza için aşk; bir tür neşedir ve bununla beraber aşk, kendisini olumlu olarak varoluş gücünde gösterecektir. Yani bir anlamda aşık olan birisinin neşesi, yaşamı olumlayacaktır. Bu kişi bu aşkını devam ettirebilmek için yaşamı seçecektir. Bir de bunun aksine bakalım, keder'e; kişi aşkına karşılık alamadığı zaman arzusu kedere dönüşecektir ve bu onda olumsuz bir varoluşsal etki olarak karşımıza çıkacaktır. Yani neşeli aşığa nazaran, kederli aşık; yaşama değil, ölüme daha yakın olacaktır. Çünkü neşeli olmak varken, kederli olarak yaşamaktansa, yaşamamak daha iyi diye düşünecektir. O yüzdendir ki melankolik bireylerin haleti ruhiyesi intihara melankolik olmayanlara göre çok daha yüksektir. Yani özce diyebiliriz ki, arzu kendisini neşeye bırakırsa; varoluş kudretiniz artar, kedere bırakırsa; bu kudret azalır.

Yukarıda farkındalık noktasına finalde değineceğimi söylemiştim; son olarak onu biraz daha anlamaya çalışalım o halde. Farkındalık hali, esasında beşeriyetimizden bizi insanlığımıza taşıyacak yegane şey mi, bundan emin değilim. Çünkü böyle bir farkındalık illa kendisini "düşünüyorum öyleyse varım!" gibi bir formda açmak zorunda değil. Bundan daha çok olayların ve bu olaylara verdiğimiz tepkinin bilincinde olma halini anlamak gerekir. O zaman işte belki beşeriyetimizin yanında, insan olmaklığımızdan söz edebiliriz burada. Bunu da şöyle anlamak gerekir; örneğin Pavlovun köpeği zile karşı salya akıttığını fark edebilir fakat, "ulan bir dakika ya, ben niye durduk yere her seferinde bu zile salya akıtıyorum ki, bu Pavlov da beni iyi alıştırdı denek gibi kullanıyor ha!" bilincinde olup olmayacağı onun beşeriyetini belirleyecektir. Bir köpek bunu yapabilir mi bilemiyoruz tabii, ama bir şeyi çok iyi biliyoruz ki; bunu yapabilecek olan kişiyi çok yakından tanıyoruz. Yaparız yapmayız orası ayrı, ama yapabilecek kudrete sahip olduğumuzu bilelim yeter. O zaman aynaya baktığmız zamanlarda şunları soralım karşıdaki zat'a; "akıttığın salyaları kesebilme fırsatın varken neden kesmiyorsun ha köpek seni!"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...