İnsanoğlu
evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde
bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi
bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo
sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir.
Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce
tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple
dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini
söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de
bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle
akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını
çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak
tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler
vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan
bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da
kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç
şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ırk kavramını
gayet bilimsel açıdan ele alarak ders işleyebilir. Fakat bu durum;
"insan'ı diğer canlılardan ayrı olarak ele almaya elverişli
midir?" sorusunu sormayı gerektirmektedir.
Canlılık
tür ve cins ayrımında genel olarak; hareket eden/etmeyen, memeli
olan/olmayan veya aklını kullanabilen/kullanamayan olarak
sınıflandırmalar yapılsa da, insanın kendi koyduğu bir de
yaşamı hakkı olan/olmayan ayrımından da söz etmek bu bağlamda
mümkündür. Burada tabii ki, modernite'nin doğa bilimini
"ilah"laştırmasını örnek olarak gösterebiliriz belki
ama bunun geçerli tek sebep olduğunu söylemek de bilimsel
yöntemlerin yaptıklarından çok da farklı bir davranış
olmayacağından burada tek taraflı bir yol izlenmeyecektir.
Bir
yöntem olarak "biyoloji" veya "zooloji"; doğa
bilimlerinde ciddi bir alan işgal edebilir elbette. Fakat
"yılbaşında hindi yemenin biyolojik faktörleri" gibi
bir alan çalışması bilimsel anlamda pek de verimli bir çalışma
alanı olmayacaktır. Çünkü bilim tamamen ayakları yere basan
mantık ve matematik kurallarına dayandırıldığı sürece bilim
olma özelliğine sahiptir. Bunun yanında insan biraz da -belki daha
da fazla- irrasyonel bir canlıdır. Yani yaptığımız her şeyde
neden-sonuç ilişkisi aramak aslında modernite'nin getirdiği bir
“hastalık”. Çünkü "normal insan" spektrumu yaratıp,
bunu da normalleştirerek, irrasyonel davranış sergileyen bütün
insanları "psikolojik olarak sorunlu/hasta" kabul
ettirmiştir. Bundan dolayıdır ki, “deli” olan; ne kadar
normallikten uzaksa, “hayvan” da insandan o denli uzaktır.
Yirminci yüzyılın ünlü Fransız filozofu J.Derrida, bir
röportajında hayvanlar üzerine şunları söyler; "insanlarla
hayvanların arasında ne gibi farklar olduğu sürekli ilgimi çeken
bir konu olmuştur. Bununla ilgili bolca çalıştım. Bana göre
'hayvanlar' diye bir şey yoktur. 'Hayvanlar' diye başlayan biri
herhangi bir şey anlamaya başlamamış, hayvanı kafesin içine
koymaya başlamıştır zaten. Değişik türdeki hayvanlar arasında
ciddi farklar mevcuttur. 'Maymunları, arıları, yılanları,
eklembacaklıları' tek ve aynı kategoriye koymak için bir sebep
yoktur. Bunların hepsine kısaca 'hayvan' diyerek, hepsini aynı
kategoriye koymak oldukça şiddet içeren bir harekettir. İnsan
dışındaki bütün canlı varlıkları aynı kategoriye koymak bir
kere teorik olarak zaten saçma ve aptalca bir harekettir. Ve bunun
insan tarafından hayvanlara uygulandığı gerçek şiddette payı
vardır. Bu tutum, hayvanların endsütriyel olarak mezbahalarda
işlenmesine ve tüketilmesine yol açar. Hayvanlara uygulanan bu
şiddet basitçe 'hayvan' kategorisine yol açan kavramsal
basitleştirmenin içinde yeşerir."
Görüldüğü
gibi, söylemin kuvveti neredeyse, bütün bir canlılığı
etkileyecek kadar güçlüdür. Bununla beraber toplumsal yaşamda
artık “sıradan”laşan et ve et ürünleri tüketimi bununla
açıklanabilir. Fakat burada sadece “insan merkezli” bir
yaklaşım içinde olduğumuzu da unutmamak gerekir. “Doğanın bir
düzeni var; yaşamak için öldür!” mottosuyla hareket etmiyoruz,
fakat bunun da bir zorunluluk olup olmadığını tartışmanın;
bahsi diğer olduğunu düşünüyoruz. Yani evet, aslan hayatta
kalabilmek için ceylanı öldürüp yemek zorunda. Fakat bunun
-insanın yaptığı gibi- ne keyfi bir “avcılık” sporuyla, ne
de geleneksel anlamda ayin ritüelleriyle bağlantılı bir tarafı
yoktur. İnsan öyle bir varlıktır ki bunu sırf keyif için bile
yapabilir. Söz gelimi, insanın hayvanlara uyguladığı zulümde
keyfiyet arayıp aramamak da başka bir tartışma konusu olabilir.
Fakat temel olarak izah edilmesi gereken nokta, eğer insan gerçekten
de yaşama tutunabilmek için “hayvan eti” tüketmesi
gerekiyorsa, bunu son derece “aslan titizliğiyle” ve ciddi
denetim altında hayvana en az acı verecek şekilde ve herhangi bir
ekosisteme karışmayacak usülde yapması esas kabul edilmelidir.
Ama anlamamız gereken esas nokta ise; Derrida'nın açıklamasındaki
gibi, “tek bir pencereden ve son derece insanmerkezci” olan,
belirli ve kısıtlı yorum yapmamaya çalışmak olmalıdır. Bu
bağlamda bu yazıda, eleştirel anlamda bir soruna işaret etmekle
ve en azından belirli bir farkındalık kazandırmakla
yetinilecektir. Bu farkındalığı kazandırabilmek de bu yazının
başarıya ulaşması anlamına gelecektir.
“Yaşamak
için öldür” sloganının yanı sıra, bugün insanlık olarak
kendimizi endüstri 4.0'la şimartıyor, uzay çağında olduğumuzu
söyleyip duruyoruz. Amerika her yere demokrasi götürmekle
uğraşıyor, kansere çare aramaya çalışıyoruz. Yarın bir gün
ölümsüzlüğü de bulacağımıza, simyacıların sihirle yapmaya
çalıştıklarını biz bilimle yapacağımıza inanıyoruz. “İnsan
hakları” kisvesinde bir sürü yasa çıkartıyoruz. “Evrensel
İnsan Hakları Beyanname”miz var. Herhangi bir sorunda işmiz
düştüğünde oraya başvurabiliyor, hakkımızı arıyoruz. Sadece
“insan” olduğumuz için belirli bir takım haklara sahip
olduğumuzu düşünüyoruz. Ve eğer işimize geliyorsa da bunları
sonuna kadar kullanmaktan geri kalmıyoruz. Bütün bunlar “sadece
insan” olduğumuz için, bize doğmamızla birlikte verilmiş ve
ölene kadar bu haklara sahip olacağımız bir gerekçe midir
gerçekten de? Yani seçemediğimiz bir şeyin hakkına mı sahibiz?
Peki ya hayvanlar? Eminim ki hayvanların hayvan olarak doğmak
istediklerini düşünen insan -reenkarnasyona inanmadığı sürece-
neredeyse yoktur. Varsa da bu yazıyı ciddiye almasını zaten o
kişiden isteyemeyiz. Sadece “hayvan” olduğu için işkence
gören, kuyruğu kesilen, bir yudum suya muhtaç bırakılan,
bilimsel ve kozmetik deneylere kobay olan bu canlıların hiç mi
hakkı yok? Hangimiz bunların kendimize yapılmasını isteriz?
Bugün kendisine “insanım” deyip, tıpkı Descartes gibi
“hayvanların acı çekmediğini” düşünen insanlar varsa ve bu
acısızlığın tek kaynağının hayvanların “akılsız”
canlılar olduğunu düşünüyorsa; eminim ki evcil kedileri
yumoş'a; o tür deneylerin yapılmasını istemezler. O halde burada
açık ve net bir tezat durum olduğu bir çırpıda görülmelidir.
Sonuç olarak, eğer bugün insanlık tarih sahnesinde gelebileceği
en yüksek medeniyet ve özgürlük seviyesine gelmişse, artık bu
özgürlüğün bir de sorumlulukları olmalıdır. Ya gözü dönmüş
gibi bütün doğayı ve canlılığı yok edene kadar durmayacağız,
ya da içinde bulunduğumuz bu doğayı yok etmeden yaşamayı
öğreneceğiz. Bunun üçüncü başka bir yolu olduğunu kimse
düşünmüyordur sanıyorum. Hubert Reeves'in de dediği gibi;
“doğayla savaş içindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz.”
Evet
tuhaf gelebilir, fakat kaybetmemiz gereken bir savaş veriyoruz
anlamsızca. Empatiden yoksun, bütün her şeyin kendisi için
yaratıldığına inanan, adeta kendisine armağan edildiğini
düşünen bir organizma sürüsü yaratmanın sonuçları olsa gerek
bütün bunlar. Halbuki “insan” olabilmek, temel bir
farkındalıktan geçmektedir; “yaşa ve yaşat”! Rus yazar
Tolstoy; “acı duyabiliyorsan canlısın; başkasının acısını
duyabiliyorsan da, insansın” derken; tam da “insan olmak”lığın
nasıl bir zeminde yeşerdiğini ifade ediyordu. Kaldı ki “insan”
olarak bizlerin “insan olmak” düşüncesini rafa kaldırması;
sadece hayvanlara değil, diğer insanların da bir başka insana
yapacağı zulmün de kapısını aralar. “Hayvan hakları”nda
durum pek de farklı değildir. Derrida'nın da belirttiği gibi;
hangi “hayvan” olursa olsun, onlara uygulanacak şiddetin hiçbir
gerekçesi olamaz. Kısacası eğer yaşama hakkını sadece “insan
doğmak”la elde ettiğimizi düşünüyorsak, aynı hakkı diğer
canlılara da vermek konusunda en ufak bir tereddütümüzün
olmaması gerekiyor. Bunu sanki kendimize yapıyormuşcasına
samimiyetle ve titizlikle yapmak zorunda hissetmeliyiz kendimizi.
Çünkü “insan” olmak bunu gerektirir...

Yorumlar
Yorum Gönder