Ana içeriğe atla

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"



Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?
 
Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki böylesine bir hayat sıkıcı olmaz mıydı? Veya Nietzsche'nin diliyle söyleyecek olursak; bu bir "pasif nihilizm" değil midir? 
 
Esas itibariyle böylesine kısıtlı, müphem ve ölümlü dünyada sessiz kalmak fazla fevri bir hareket olsa gerek. Sessiz kalmanın esaslarından bir tanesi -yukarıda biraz bahsettiğim üzere- konfora olan eğilimdir. Hatta bunu yaşamaya olan eğilim olarak bile anlayabiliriz. Sözgelimi Spinoza'nın "conatus"undan, Nietzsche'nin "Bengü Dönüş"üne kadar bütün sistemlerin esasında olan şey "yaşamda kalmak". Hal böyle olunca da insanların sessizliği tercih etmesi son derece olası görünüyor. Çünkü daha çok yaşamak uğruna ne gerekiyorsa onu yapmaya programlanmış birer mekanik organizmalar gibiyizdir bu anlamda. Peki durum ya böyle değilse?
 
Sessizliği sorun olarak görmeye başlamanın esaslarından birisi sanıyorum "ya sana dokunmayan yılan kalmazsa?" fikridir. Bu bağlamda genel ve dedüktif bir akıl yürütmeyle sanıyorum bu işin içinden çıkarız. Her şeyden önce kabul etmemiz gereken şey şu; "ya öyle olsaydı ya böyle olsaydı" gibi fikirlerin realitede alabildiğine karşılığı olmamış olsa da; "he-he zaten bu genelleştirmeler hiç tutmaz ki" düşüncesi ise bunun felsefi/mantıksal bir temelini barındırmamakta. Genel düşünceler felsefi argümanların bel kemiğidir ve "genelde(!)" biz realitemizi bile bu genellemeler üzerine kurarız. Örneğin geliştirdiğimiz dil sistemlerinin altyapısı anlaşabilelim diye genelleştirilmiş tümceler ve kavramlarla doludur. Wittgenstein'in dediği üzere "dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" veya Heidegger'in "dil varlığın evidir. Filozoflar ve şairler ise bu evin bekçileridir" cümlelerinde ifade ettikleri üzere "dil" tam da benim yapmaya çalıştığım bir genellemenin ürünüdür. Bu bağlamda genelleştirmelerin geçersizliğini realiteye vurarak eleştirmek, kendi içerisinde bir oksimoron (kendi kendisini değilleyen ifadeler, örneğin; köşeli daire) yaratmış olacaktır. Kısacası mantıksal açıdan problemle öncelikle teorik açıdan yüzleşmemiz gerekir.
 
Sessizliği sorun olarak görmemenin esasları sanıyorum Stoa felsefesinde filizlenip yeşermeye başlamıştır. Özellikle iki kavram üzerinden hareket edilmiştir Stoa düşüncesinde; "ataraxia" ve "amor fati". Öncelikle şunu açıklamak gerekiyor; amor fati kavramı Nietzsche'nin başat nosyonlarından bir tanesidir, fakat o da bunu Roma (ve özelinde Stoa) düşüncesinden almıştır. Nietzsche ve Stoalıların bu kavramdan anladığı şeyler takdir edersiniz ki aynı değildir. Bu bağlamda Stoalılar bu mefhumu gerçek anlamında kullanırlar. Amor Fati (Kaderini Sev)! Stoalılara göre kader sevgisi insanın bütün başına gelecek olan olaylara karşı sabretmesine ve direnmesine neden olacak bir andidepresan görevi görmekte. Bu kavramın önemi, daha sonra Hıristiyanlığın "birisi size tokat atarsa, diğer yanağınızı çevirin" ya da Kant'ın "kategorik imperatif"inde doruğa ulaşacak ahlak sistemlerine zemin hazırlayacak bir düşünce olmasıdır (Burada görmekteyiz ki, Nietzsche bütün bunları eleştirmek için Kant'ı ve Hıristiyanlığı kendi silahlarıyla vurmayı tercih ediyor).
 
Bir diğer kavramımız ise Ataraxia (Ruh dinginliği ya da daha çok kullanıldığı tabiriyle tepkisizlik) düşüncesidir. Buna göre dünyada olup biten olaylar o kadar bizim dışımızda gelişen "saçma sapan" olaylardır ki, bizim bunlara bırakın bir şey yapmayı, en ufak bir duygulanım içinde bile bulunmamamız icab eder. Buna göre Stoalılar mutluluğun "ne ağlamak ne de gülmek" olduğunu düşünmüşlerdir.
 
Sessizliği insanlık tarihinde bir problem olarak görmememizin felsefi zeminleri genel hatlarıyla böyledir. Hatta uygarlık ve moderleşme sürecinde dahi, Hitler ve iki tane dünya savaşıyla yüzleşene kadar bu düşünce toplumların kafalarının üzerinde bir kara bulut olarak gezmeye devam etti. Bunun sonucu olarak; -anarşizm ve varoluşçuluk gibi- artık insan denen canlının; "tepkili" ya da "başkaldıran" bir canlı olması gerektiğini düşünen aktivist felsefi düşünceler doğmaya başladı. Günümüzde hala bu kara bulutların altında dolansak da aydınlık ve güneşli günler görmek bizim elimizde. Sorunu halledebilmek için, önce sorunu tanımak ve onunla iyi yüzleşmek gerekiyor. Dolayısıyla karar vermemiz gereken şey, "yılanın sıradaki hedefi biz miyiz, değil miyiz ve yılandan önce bir şeyler yapmaya niyetimiz var mı?" sorusuna sahici bir cevap verip vermemeye niyetli olup olmadığımızdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...