Deleuze'a göre; insanlığın ilerlemesi, "yeni problemler/sorunlar yaratmak"la mümkün olan bir durumdur. Bunun da en önemli koşullarından birisi, "kavram"lardır ve bu kavramların sürekli yersiz, yurtsuz bırakılması durumudur. Yani bir kavramın içi boşaltılmaya çalışılarak, ya onu yerinden edersiniz; ya da onun yerine ondan daha iyi bir kavram getirirsiniz. Bu anlamda yersiz, yurtsuzlaştırma işi felsefe'nin ele geçirmiş olduğu bir alandır. Ayrıca bilim, bu aşamada yeni kavramlar üretebilmek açısından felsefe'nin önkoşuludur. Ona göre bilim; ancak varolan nesnelerin açıklanmasını ifade eder. Yani tanımlanamayan bir nesneye "bu nedir?" -Aristotelyen epistemoloji'nin esası olan "ti esti" ve "ti esti to" kavramları buna karşılık getirilebilir.- sorusunu sorarak, onu "episteme etmek", yani artık apersepsiyonel anlamda gördüğümüz zaman o nesneye karşı bir yabancılaşma içerisinde olmamamız demektir. Örneğin; hiç görmediğiniz bir nesneye yaklaşarak, onun ne olduğu üzerine bir takım deney ve gözlem içerisine girdiniz. Ve bu sürecin sonunda kavrıyorsunuz ki, o şey bir sandalye. Artık bu "açıklama" işleminden sonra, sandalyeyi bir sonraki deneyimleyişinizde onun tekrar sandalye olup olmadığı gözlemine gitmenize gerek kalmıyor. Bu açıdan bilim nesne tanımlar fakat buradan sonra ilerlemez. Çünkü artık onu bir daha tanımlamak ihtiyacı hissetmez. Bundan sonra görev felsefeye düşer. Sandalye'nin sandalye olarak ne anlama geldiği gibi sorular artık kavramlar dünyasına girmiş bulunduğumuzdan felsefeye kanalize edilir. Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür; "bilim, felsefenin ilerleyebilmesi ya da kavram üretebilmesi açısından son derece gerekli bir etapdır." Hatta bilim, kavram üretebilmek için data elde edebilmenin ilk koşuludur. Yani buna göre sözgelimi, tanımlanamayan bir nesneye "nedir?" sorusunu yöneltmek, o nesne hakkında bir data birikimi sağlamak açısından çok önemlidir. Fakat ikinci aşamada bilim pasifize edilir. Burdan sonra felsefe bu dataları işlemek üzere işe koyulur. Yapılması gereken ise, bu verilerden elde edilebilecek kavramlar ortaya çıkarabilmektir. Bunun sonucunda ise o nesneye dair yeni bir "perspektif" (veya pencere) yaratabilmemiz söz konusu olmaktadır. Bir kavramın yersiz yurtsuz bırakılabilmesi durumu ise, yanlızca bu işlemlerden geçmiş başka bir kavramla mümkün olabilir ancak. Yani esas itibariyle, kavram yersiz yurtsuzlaştırma süreci; sürekli bir kavramı diğer kavramlarla birbirleriyle kalite kontrol testine tabii tutma işlemidir. Görüldüğü üzere başta da belirttiğimiz gibi; kavram üretmek, içinde bulunduğumuz dünyayı yeni boyutlarıyla görebilmek açısından çok önemlidir. Hatta biraz da iddialı olmak pahasına; insan dünyayı gözüyle değil, ancak kavramlarıyla görebilmektedir. Bu anlamda kavramlarımızı sürekli kritize ederek görüş açımızı genişletebilmek bizim elimizdedir. Sonuç olarak, biz kavramlarımızı dönüştürdükçe, onlar da bizi dönüştürmektedir.
Majör'ün ve minör'ün metafiziksel farkı
[Başlamadan önce aslında buradaki "metafiziksel" mefhumuna fazla takılı kalmadan okumanızı istiyorum. Benim şahsi görüşüm -burada bir tahlil yapacağımdan dolayı aslında şahsi düşünce dünyamı okumuş olacaksınız- burada sosyal bir metafiziksel çıkarım olduğu yönündedir. Fakat söylediğim gibi bu kalıpla okumak zorunda değilsiniz. Hatta okumasanız daha iyi olur. En azından "bana göre" olanı kendi kavram dünyanızda şekillendirmiş olursunuz.]
Deleuze hiç şüphe yok ki, geçtiğimiz yüzyılın düşünce dönüşümü açısından ciddi bir mihenk taşıdır. Onun felsefesi ile yüzleşmeden günümüz sorunlarını yakalamanın hiçbir mümkünatı yoktur. Özellikle sinema ve sosyal bilimlere getirdiği radikal yaklaşımlar açısından sadece bir filozof olarak değil, edebiyat ve sinema eleştirmeni olmasının yanı sıra çok da çarpıcı bir sosyolog gözüyle bakılması, onun bu dallanıp budaklanan kapsamlı düşünce surlarını gözler önüne serer niteliktedir. Onun gördüğüm en grift kavramlarından bir tanesi -veya birkaçı- de majör, minör ve oluş kavramları açısından (yani kadın oluş, hayvan oluş gibi mefhumları) geliştirdiği "temelsiz" (bunu felsefesine yorarak "merkezsiz" olarak düşünmek lazım) fikirleri etrafında bir düşünce yürüyüşü yapmaya çalışacağım.
Esasında Deleuze iyi bir felsefe tarihçisidir. Sözgelimi onun Spinoza, Kant, Nietzsche, Bergson gibi filozofları üzerine çalışmaları ve kitapları sayesinde bunu çıplak gözle de görebilmekteyiz. Fakat onun kendi mefhumları etrafında ördüğü duvar, çok daha çetrefilli ve anlaması uğraş isteyen kavramlardır. Benim bu yazıda bahsedeceğim kavramlar, "majör" ve "minör" nosyonları olacak.
Majör felsefi literatürde fransızcadan alıntılanan, saf anlamı "büyük terim/önerme" olan bir kavram. Fakat Deleuze için majör'un en güçlü anlamı -burada Nietzsche felsefesinden yararlandığını görebiliriz- batı metafiziğinin sırtını dayadığı bir kalın duvardır. Bu kalın duvara Descartes felsefesinde "metafizik zemin" denir. Descartes'in o ağaç öğreğini hatırlayalım... Ne diyordu Descartes felsefe için? "Felsefe; kökleri metafizik, gövdesi fizik olan ve dalları da bu fizikten türeyen diğer bilim dalları'nın bulunduğu ağacın adıdır." Deleuze işte bu köktenci ve temel/merkez teşkil eden düşünce'nin majör bir düşünce sistemi olduğunu ifade ediyordu. Bunu en iyi -Descartes felsefesinin bir sonucu da olarak- modernite'nin doğayı bilgi yığınına dönüştürürken, ondan teknoloji doğurtma işini matematiğe yüklemesi gibi. Yani Matematik modern düşünce için bir nevi metafizik ebedir. Veya orta çağ'da bu metafizik zemin hiç şüphesiz tanrı'dır! Deleuze bütün bu zeminlerin "majör" olmalarını anlıyordu. Yani her küçük şeyi büyük potada eritme işi...
Minör olan ise, anlaşılacağı üzere majör'ün tam aksidir. Sözgelimi, dönemin zeitgeist'ine ters ne varsa onun için minör olan odur. Örneğin ortaçağın henüz bitmediği, rönesansın da henüz gelmediği dönemlerde -yaklaşık XV, XVI.yy- Bruno'nun yakılması veya Galileo'nun ev hapsine mahkum edilmesi buna örnek teşkil edebilir. Hatta daha da günümüze gelelim, Einstein'i kimse'nin anlamaması veya anlamak istememesi bir anlamda majörlerinden olmaktan korkmaları dolayısı ileydi. Fakat siz de takdir edersiniz ki, hakikat bir kez ortaya çıkınca onu tekrar geldiği yere sokmak çok zor. Bu anlamda her "majör bir gün ölümü tadacaktır!" gibi bir mefhum getirmeye çalışmıyorum, fakat düşünce lineerizasyonumuza nasıl bir ket vurduğunu sizlerin takdirine bırakıyorum. Bu mefhumlar tabiki bu kadar kısa ele alınacak şeyler değiller elbette. Özellikle de Deleuze felsefesi için. Fakat bütün bir insanlık tarihini majör-minör kavgası olarak okumak bile mümkün. Buradan tabiki "o zaman efendi-köle diyalektiğinden ne farkı var ki?" sorusu çıkartılabilir fakat, aslında majör olanın majör olması için, "efendi-köledeki gibi" bir minör'e ihtiyacı yok... Hatta olmasa daha iyi çünkü var ederseniz kendi minör'ünüzü, tahtınızın sallanmaya başladığını hissedebilirsiniz. Bu açıdan efendi-köle diyalektiğinden oldukça farklıdır. Çünkü efendi, efendliğini yanlızca köle'nin varlığında meşrulaştırabilir. Bu açıdan da Deleuze'ün Hegel düşmanlığı ortaya çıkmış olur... Lafı fazla uzatmadan majör ve minör iki kutuplaşma olarak günümüz düşünüm dünyasında önemli bir konumu işgal etmektedir hala. Deleuze felsefesinde ise, gerek metafizik, gerekse de epistemolojik bir çok mesele'nin başrol oyuncularıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder