Rönesans dönemi, belki de insanoğlunun bugünden hareketle bakıldığında, en radikal biçimde dönüşüm yaşadığı bir dönemdir diyebiliriz. Bunun en önemli etkilerinden bir tanesinin de orta çağda yaşanmış olan kilise iktidarı, kilise babalarının yapmış olduğu din üzerinden insanları adeta sömürme politikaları olduğu söylenebilir. Bunun yanı sıra, doğrudan veya dolaylı olarak dini temelli ötekileştirmeler - yani bundan insanın doğaya ve hatta kendisine yabancılaşmasını anlayabiliriz- de büyük bir etki yaratmıştır. Burada şunu ifade etmek son derece önemli ki, bu süreç neredeyse yaklaşık 200 yıllık bir döneme tekabül eder. Fakat, 13 yüzyılda ve hatta 14. yüzyılda başlayan geç Skolastik dönemini de, bu sürece hizmet etmiş veya Rönesans'ın doğumuna önayak olmuş bir geçiş dönemi olarak okumak mümkündür. Bir başka deyişle dini etkinin giderek azaldığı Skolastik dönemde, bir Rönesans devrimi kaçınılmaz olarak batının kendi içerisinden çıkmıştır. İşte bu çıkış kendinden sonraki Avrupa tarihine ciddi izler bırakan ve hatta bugün bizim birçok alanda kullandığımız şeylerin doğumuna neden olan Rönesans dönemi, Avrupanın kendi savına karşılık kendi içerisinden üretmiş olduğu bir karşıt savdır. Yani özce diyebiliriz ki; Rönesans devrimi esas itibarı ile, kendi içinde spontane olarak gelişen fakat adından da anlaşılabileceği üzere devrimsel bir örgütlenme ile birlikte eskinin terk edilip yerine yeninin konduğu bir felsefedir. Tabii ki burada yeninin konması ve Rönesans kelimesinin anlamına baktığımız zaman yeniden doğuş kavramına ilişkin; burada bir çatışkı sözkonusuymuş gibi olsa da, aslında buradaki yeniden kasıt, Rönesans'ın karşısında durduğu Ortaçağın, karşısında durduğu Eskiçağa tekrar dönmektir. Yani Rönesans ortaçağa karşı olarak, ortaçağın karşı olduğu Eskiçağ fikrini öne çıkarır. Bu öne çıkarıştaki en önemli motif ise, hiç şüphesiz Hristiyanlarlaştırılan ve dogmalara batırılan Platon ve Aristoteles felsefesini kendi özü olan eski Yunan felsefesine çevirmektir. Burada tabii ki Platon ve Aristoteles felsefesinin tamamen rönesans'a uygun olduğu fikri çıkmamalıdır veya Bu fikir son derece zorlama bir yorum olacaktır, fakat şu da bir gerçektir ki Ortaçağ'da yapılan şey sadece ve sadece Platon ve Aristoteles üzerinden bir hristiyanlaştırma projesidir. Rönesans'ın bu projeye haklı olarak ciddi eleştiriler getirmesi aslında kaçınılmazdı. Fakat Rönesansı Rönesans yapan şeylerden bir tanesi de gerek Ortaçağdaki Aristoteles olsun, gerekse de orijinal olduğu düşündükleri Aristoteles olsun en başta onun mantığı olmak üzere bütün bir sistemine çok ciddi saldırmalarıdır. Hatta belki diyebiliriz ki Rönesans felsefesini doğuran şeylerden bir tanesi bu tarz eleştirilerin ta kendisidir.
Aristoteles'in eleştirilmesi aslında yukarıda bahsettiğimiz gibi hem Hristiyan olan Aristoteles hem de Yunan olan Aristoteles'in eleştirilmesi olarak anlaşılır ise, yapılan şeyin aslında kendi içinde bir yöntem geliştirildiğinin de göstergesidir. Bu yöntem ise hiç şüphesiz Aristoteles'in teleolojik evren modeli anlayışına karşı olarak, mekanik bir evren modeli getirmeleridir. Bu işte Rönesans'ın devrim niteliğindeki atılımlarından bir tanesi olarak yorumlanabilir. Çünkü bir dünya modellemesini değiştirmek ve yerine başka bir şey koymak insanın hem dünyayı hem de kendisini dolayısıyla her şeyi yeniden ve tekrar yorumlayıp farklı bir pencereden bakma zorunluluğunu ortaya çıkarır. Rönesans'ta da olan esasında budur. Peki soru şu; Rönesans'ta tam olarak ne olmuştur da böyle bir mekanizm yoluna gidilmiştir? Buna verilecek en güçlü cevap, belki de Ortaçağın insanı kendisine ve doğaya yabancılaştırmasının sonuçlarıdır. Yani bundan kasıt, doğanın ve insanın bir bilinmezlikler haline getirilmesinin sonucu olarak Rönesans eleştirisinin tam da mekanik yorumu ile birlikte doğanın ve İnsanın neredeyse buna tamamen karşıt olarak kesinkes bilinebileceğinin cevabını vermektir. Yani kısaca diyebiliriz ki Rönesans'ın Ortaçağa eleştirisinin temelinde, Ortaçağın yaptığı bütün negatif etkilerin kendi içerisinde aynı oranda pozitif tepki ile karşılık verilmesi durumudur. İşte buradaki pozitif tepki de mekanik, hümanist ve naturalist evren anlayışıdır.
Rönesans felsefesini 3 başlığa ayıracak olsak bu; siyaset, sanat ve bilim olarak ayrılırdı. Buradaki kritik nokta hepsinin Rönesans felsefesine hizmet eden ayrımlar olduğudur. Çünkü Rönesans devrimi bir felsefedir ve felsefelerin altında yatan bir dünya görüşü vardır. Bu dünya görüşü de kendisini bize dinde sanatta ve bilimde açarak adeta modern felsefenin yolunu hazır eder. Dolayısıyla modern felsefeyi bilmenin yolu, modern felsefenin yeşerdiği Rönesans habitatını bilmekten geçer. Buna örnek olarak da Campenella ile Descartes, Bruno ile de Spinoza üzerindeki Rönesans etkisi görmek mümkündür. Bu örnekler çoğaltılabilir elbette fakat, aslolan bir şey var ki, o da modern dönemi yaratan şeyin kesinlikle rönesans felsefesi olduğudur.
Rönesansın kendi içindeki farklı dinamiklerine geçmeden önce, onun en önemli dönüşümüne değinmek ve geri kalan her şeyin esasında bu dönüşümden hareketle yeniden kurulduğunu ifade etmek gerekir. Bu ise, rönesansın yeni bir doğa felsefesinden başka bir şey değildir. Esas itibariyle böylesine bir proje; son derece rönesans aurasına uygun olarak, yukarıda bahsettiğimiz üzere; ortaçağın yabancılaştırma politikasına karşı verilmiş bir tepkidir. Yani doğa ve insanın kendisi, neredeyse yabancı bir nesne olarak konuşlandırılırken, rönesans bunun tam tersini dile getirerek, doğayı ve insanı olabildiğince kutsamaya başlar. Bu işte büyük bir kırılma yaratır ve esasında rönesansı rönesans yapan şey de budur. Rönesansın yaratmış olduğu natüralizm ve hümanizma fikirlerinin de böylelikle nasıl bir ortamda yeşerdiği anlaşılmış olunmaktadır.
Rönesansın bilim anlayışı, onun yukarıda bahsettiğimiz devrimsel Düşüncesinden en çok nasibini alan disiplindir desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. bunun Tabii ki en önemli nedenlerinden bir tanesi de, büyük bilim adamı ve astronomlar tarafından keşfedilmiş yeni buluşlardır. Örnek vermek gerekirse Kopernikus’un büyük devrimi veya Galileo'nun yaptığı keşifler, bu bilim anlayışını giderek güçlendirmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda bilimsel metodolojinin de dönüştüğünü söyleyebiliriz. Ciddi kırılma Rönesans biliminde mekanizm ile olmuştur. bunda Tabii ki Aristoteles mantığının eleştirilmesi ve geç Skolastik dönemdeki tümeller tartışmasının da payı elbette vardır, fakat aslolan doğanın bilinebileceği fikrinden hareketle ve matematiğin de yardımıyla bir çeşit tümevarımsal ve ardından tümdengelimsel bir yöntem belirlenmesi durumudur. Bunun da doğal olarak yaratacağı sonuç Mekanik bir Evren modellemesidir. Çünkü siz doğanın matematikle bilinebileceğine inanıyorsanız, kaçınılmaz olarak doğayı mekanik bir şekilde Tahayyül etmek zorundasınızdır.
Rönesans biliminin getirdiği mekanik modelleme ile birlikte, doğanın bilenebileceği fikri ve bu yolda dinin insanlığa engel oluşturacağı inancı, rönesans'ta ciddi bir deizmin oluşmasına önayak olmuştur diyebiliriz. Bunun tek bir veçhesi bilimle oluşmamıştır elbette, fakat bilim doğanın bilinebilmesi yolunda ciddi bir devrimsel dönüşüm yaşadığı için en güçlü etkiyi mekanik Evren modellemesi ile birlikte bilim yaratmıştır diyebiliriz. Yani neredeyse Aristoteles'in ilk hareket ettiricisi gibi bir tanrı modellemesi rönesans'ta kendisini mekanik anlamda tekrar açığa çıkartır. Bunun sonucunda da ne bir dine ihtiyaç ne de bir peygambere ihtiyaç söz konusudur. Olması gereken tek şey insanın rasyonel akıl yetisi ile birlikte gerek doğayı gerek de tanrıyı bilebilmesi imkanıdır. Buradan da anlaşılıyor ki rasyonalite modern döneme geçişte Rönesans'ın önemsediği ve üzerinde neredeyse her şeyi açıklamaya çalıştığı bir yöntemdir. Yani insanın akıl yeteneği gerek kilisenin baskısından gerekse bütün İrrasyonel düzeni bozan her şeyden insanı alıkoyabilir. Bir anlamda diyebiliriz ki neredeyse tanrısal bir güce sahiptir insanın akıl yeteneği. Bugün baktığımızda bunu tasdik edebilmemiz son derece olasıdır çünkü akıl yeteneği ile aya bile gidebiliyoruz, veya Rönesans devrinden bakarsak dünyanın kainatın merkezinde olmadığını tasdik edebiliyoruz. Bu işte Rönesans için inanılmaz bir devrimdir. Aslında rönesansın isminin de hak ettiği üzere, bu antik yunan medeniyetinde de karşımıza çıkar. İnsanın akıl denen bir yetisinin olmasıyla tıpkı tanrıların yeryüzü olaylarını açıklaması gibi o da kendince açıklamalar getirebiliyordu. Tıpkı buradaki husustaki gibi, ortaçağın gaddarlığından usanan batının aslında rasyonel olmak dışında pek de seçeneği yoktu. Yani kısacası, rönenasın içindeki dinamikleri, ortaçağdaki zulümler zorunlu kılmıştır.
Rönesans felsefesinin dinden ve tanrıdan uzaklaşmasının başka veçhelerinden bir diğeri de siyasi alanda karşımıza çıkmaktadır. Burada söz konusu olan durum ortaçağda tanrının veya kilisenin aynı zamanda politik bir figür olmasından kaynaklanır. Yani bu anlamda diyebiliriz ki kilise sadece dini tekelinde bulundurmaz, politikayı da tek elinde bulundurur. Dolayısıyla onun söz geçirebilme yeteneği böylelikle mümkün olabilmektedir zaten. Bu anlamda da Rönesans felsefesinde ciddi bir siyasi dönüşüm de yaşanır. Çünkü artık kilisenin otoritesini kaybetmesi ile birlikte onun yönetebilme ve kontrol edebilme inancına olan güven de azalmış olacaktır. burada Rönesans'ın yeni bir otorite figürü aradığının altını çizmek gerekir. Çünkü bu kaçınılmaz olarak ya toplumları kaosa sürükleyecektir, ya da yönetim ve yönetişim açısından yeni bir şeye ihtiyacın göstergesi olacaktır. İlki çok fazla yaşanmadan bu dönemde daha çok ikincisine yani dinden bağımsız Seküler bir politikaya yön verilmiştir diyebiliriz. Bunun en önemli açılımların dan bir tanesi artık bu dönemde kral ve tanrının iki farklı otorite olmasıdır. Yani bir anlamda diyebiliriz ki kral tanrıya düşman, tanrı da krala düşmandır. Çünkü ikisi de birbirinin tahtına göz dikmektedir. Dolayısıyla buradaki çatışmanın ciddi bir kırılma noktası oluşturulmadan çözülmesi son derece elzemdir. Fakat tabii ki bu pek böyle olmamıştır. Çünkü 30 Yıl Savaşları denilen şey patlak verince bu problemin ne kadar kritik ve önemli olduğunun farkına varılmış olundu. Fakat özce şunu diyebiliriz ki, Rönesans'ın en çok kendisinden sonraki döneme miras bıraktığı şeyin siyaset felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü aslında Ortaçağ'da kilisenin neredeyse tamamen politik bir otorite haline gelmesinin bir karşıt savı olarak, Rönesans doğmuştur. Bundan dolayıdır ki, Rönesans siyasetinin en önemli problemlerinden bir tanesi kiliseye ihtiyaç duymadan sosyal düzeni korumaya nasıl devam edilebileceğidir. Bunun için de, birçok teori geliştirilmiştir. Tabii ki buradan şunu anlayabiliriz, buradaki yönetim durumlarında Tanrıya ihtiyaç yoktur. Rönesans'ın ruhuna uygun olacak şekilde buradaki siyasi teoriler tamamen onun bilimsel anlayışına uygun olarak mekanik ve doğal yollarla ifade edilecektir. Burada karşımıza iki farklı bakış açısı çıkmaktadır; ilki makyavelist olarak ahlak ve politikanın birbirinden farklı şeyler olduğunun kabulüdür. Yani buna göre şunu söyleyebiliriz ki, politika yapmak isteyen bir kişi ahlaktan uzak durmalıdır, ahlakın alanı başka politikanın alanı başkadır. Dolayısıyla Bu da son derece mekanistik ve kendi içerisinde son derece katı kuralları olan bir sistemin ürünü haline dönüşmektedir. Bu da kendi içinde kaçınılmaz olarak bir monarkın veya bir prensin var olmasını gerektirir. Bir anlamda da bu korku iktidarının temeli, insanın özünde kötü bir varlık olduğuna dayanmaktadır. Bunun karşısında konumlanabilecek olan şey ise ahlak ve politikanın birbirinden farklı şeyler olmayan ve hatta Aristotelyen bir biçimde politikanın gelişmiş bir ahlakın, ahlakınsa ilkel bir politika olduğu inancıdır. Bunun anlamı şudur ahlak bireye hitap eden bir politika iken, politika ise topluma hitap eden bir ahlaktır. Bu iki ayırım da onların kaçınılmaz olarak hukuksal çerçevede doğal mı pozitifmi olduğunun ortaya konmasıdır. Rönesans hukuku için bu anlamda denebilir ki, her şeyden önce insanın özünün nasıl bir varlık olduğuyla ilişkilidir. Yani bu anlamda diyebiliriz ki makyavelist politikanın tamamen doğadan başka ve kendi içinde bir sosyolojik yapısının olması gerekliliğini savunarak insan özünün kötülüğüne dem vursa da, diğer türlü T.Moore gibi ütopyaların ise doğa ile iç içe geçmiş bir hukuk ve politika anlayışının var olmasını ve insan özünün aslında kötü değil iyi olmasını zorunlu kılar. Buradan da şunu görmekteyiz ki; gerek Hobbes, gerek Rousseau, gerekse de Kant olsun; bu mirası son derece iyi kullanacaklardır. Sonuç olarak diyebiliriz ki Rönesans siyasetinde esas olan, seküler bir teori kurmanın yanında, bunun hukuksal ve ahlaki tarafını doğa ile temellendirilip temellendirilmemesi sorunudur.
Rönesans'ın belki de en çok kabul edildiği alan Rönesans sanatıdır. Çünkü burada ciddi bir matematiksel izdüşümler ile karşılaşmaktayız, bunun da sebebi tahmin edeceğimiz üzere Rönesans felsefesindeki mekanizm ve matematiğin ayyuka çıkması durumudur. özellikle Fibonacci sayıları veya altın kural gibi matematiksel formüllerin insan bedenini açıklamadaki başarısını da göz önüne aldığımız vakit bunun çok da Rönesans dönemini için sürpriz olmadığını görebilmekteyiz. Buradan şunu da anlıyoruz ki matematik sadece dış dünyayı açıklamakta veya doğayı kavramakta bize yardımcı olmuyor, aynı zamanda kendimizi, yani insan bedenini de matematikle anlayabilmemizin önünün açılmasına vesile oluyor. Dolayısıyla bununla ilgili şunu söyleyebiliriz ki, Rönesans sanatında en önemli etki resim sanatında meydana çıkmaktadır. Çünkü bu matematiksel ölçünün en iyi verilebileceği sanat dalı kesinlikle resimdir. Ayrıca şunu da söyleyebiliriz ki bununla birlikte Rönesans sanatındaki en büyük fark, merkezde tanrının yerine insanın olmasıdır. Örneğin “Adem'in Yaratılışı” freskine baktığımız zaman bunu çok iyi bir şekilde görebilmekteyiz. Hatta ve hatta Rönesans sanatında karşımıza çıkan imajinatif ve Simge dili, verilmek istenen birçok mesajı tek bir resim üzerinden karşı tarafa aktarabilmektedir. Mesela söz konusu ettiğimiz Adem'in yaratılışı resminde Tanrı beyin görünümlü bir şeyin içerisinde Adem'e el uzatmaya çalışmaktadır. Yani buradan anlıyoruz ki Tanrıya ulaşmak isteyen insan değil, insana ulaşmak isteyen tanrının kendisidir. Dolayısıyla Rönesans sanatında bu tarz sembolizmlerin kullanılması ciddi derecede bir dönüşümün yaşandığının habercisidir. Sonuç olarak diyebiliriz ki Rönesans sanatının en önemli faktörlerinden bir tanesi bu imgesel dilin Tanrı üzerinde bile kullanılırken ne kadar farklı perspektiflere olanak tanıdığıdır. Hatta şunu da söylemek mümkündür modern felsefenin tanrıyı Tıpkı Rönesans sanatı gibi kullanması bu anlamda pek de tesadüf olmasa gerektir. Sözgelimi Descartes’ın, Spinoza'nın veya Kant’ın bile Tanrıdan anladıkları şeyler ile Rönesans sanatçılarının Tanrı'dan anladıkları şeyin arasında bir ilişki söz konusu gibidir. Buradan da ne kadar çok bakış açısı zenginliğine olanak tanındığını da bu vesileyle görebilmekteyiz.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki, Rönesans; Batı tarihi ve Avrupa'nın kendi içerisinde yeşeren kültürü açısından inanılmaz bir zenginlik kaynağıdır. Modern dönemin bu kadar zengin kaynakları kullanabilecek potansiyele sahip olması da ve aynı zamanda kullandıkları kaynakların zenginliğini de göz önünde bulundurduğumuzda, bu dönemden çok fazla beslendiklerini söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla rönesans döneminde ortaya çıkan bilimsel, politik ve sanatsal gelişmelerin bu denli devrimsel bir yönde olması, Modern felsefede ortaya çıkacak olan insana ve İnsan aklına vurgunun çok fazla artmasına elbette bir önayak oluşturmuştur. Başka bir deyişle diyebiliriz ki, Rönesans felsefesi Batı felsefesini modern döneme götürecek yolu hazırlamıştır. bundan sonra gereken tek şey de bu yoldan gidip gerekli mecraları gerekli şekilde örgütlemek olacaktır. Keza Hobbes ve Descartes felsefesine baktığımız zaman, bu mirası ne kadar iyi kullandıklarını ve bu geleneği ne kadar iyi takip ettiklerini görmek son derece mümkündür .Özet olarak şunu söyleyebiliriz ki, modern dönem veya aydınlanma felsefesi bir anlamda Rönesans'ın çocuğudur.
Yorumlar
Yorum Gönder