Ana içeriğe atla

Ortaçağ Felsefesine Genel Bir Bakış


“Nasıl bir yaşam sürdüğünüz, nasıl bir felsefeniz olacağını belirler” der Fichte. Bu sözün tam olarak ne anlama geldiği, Ortaçağ felsefe tarihinde birebir olarak karşılığını bulacaktır. Çünkü sözgelimi bütün bir Ortaçağ’ın çıkış noktası şudur; “felsefe ile, dinin dogmalarını nasıl ifade edebiliriz, kanıtlayabiliriz?” Dönem dönem esnetmeler olsa da, bu temel husus hiç şaşmamıştır. Dolayısıyla da yaptıkları felsefe de, Fichte’yi haklı çıkaracak şekilde, yaşadıkları hayat temelli olmuştur. Ortalama bin yıllık bir süreci esas aldığımız vakit, bunun ne denli bir süreç olduğunu gözler önüne getirmemiz kolaylaşmaktadır. 


Ortaçağ felsefesini dönemlere ayıracak olsak; patristik, islam ve skolastik dönemler olarak ayırmak doğru olacaktır. Literatürde de genel olarak yapılan bu ayrım; bugün de böyle kabul görmektedir. Bu dönemlerin ortak özelliği, yukarıda bahsedildiği üzere, dini dogmaları felsefe yoluyla kanıtlamaya çalışmaktır. Yani denebilir ki, İlkçağdaki gibi bir seküler felsefeden bahsetmek -Rönesansa kadar- mümkün değildir. Yer yer esnetildiği dönemler -Örneğin İslam felsefesi döneminde bunu rahatlıkla görmek mümkündür.- olsa da, ana hatlarıyla bu durum hiç şaşmamaktadır. Hıristiyanlık dogmalarını savunma işi apoloji iken, islam coğrafyalarında bu iş kelam ilmiyle yapılmaktadır. Fakat ikisi de dinin esaslarını aktarım için, felsefe temellendirmelerine başvurmaktadırlar. Tekrar etmekte fayda var ki, felsefe sadece kendisi için yapılan seküler bir etkinlik değil, din ve onun esaslarını temellendirmek için yapılan bir “kanıtlama aracı”dır.


Felsefeyi üç ana döneme ayırabileceğimizden bahsettik; Patristik, İslam ve Skolastik. Bu yazıda bu dönemler arasındaki ilişkiye değinmeye çalışmakla beraber, Patristik ve Skolastik felsefelerin hıristiyan öğretileriyle birlikte felsefenin ve Yunan filozoflarının bu türden bir projeye dahil edilmesinin yanında, İslam felsefesinin bundan farklı olarak, aslında son derece rasyonel ve -bir konuma kadar- seküler felsefe yaptıklarını ifadeyi amaçlamaktadır. Tabiki öncelikle bu durum tespiti için dönemlerin tarihsel olarak haritasını çizmek faydalı olacaktır. Bu haritalama yönteminin amacı, İslam felsefesinin ne denli bir konumda olduğu değildir sadece. Felsefe tarihinde “karanlık” olarak addedilen bu dönemin gerçekten denildiği kadar karanlık mı olduğuyla hesaplaşmasını da amaçlamaktadır. Bir başka deyişle; Ortaçağın felsefe tarihinin önemi ve konumu, bu yazının ana konusunu oluşturmaktadır. 


İlk olarak tarih sahnesinde karşımıza Patristik dönem çıkmaktadır. Bu dönemin ismini aldığı Patristik; kelime anlamı olarak Yunancadaki patri (πατρί) köküne dayanmakta ve baba anlamını taşımaktadır. Yani kilise babalarının yaptığı veya yapmadığı felsefelerin izahı için bu isim kullanılmıştır. Bilindiği üzere felsefe tarihinde ve genel olarak tarihte isimlendirmeler, o dönemden çok sonraları yapılır. Felsefe tarihinde de bu durum yalnızca aydınlanma ve postmodern dönemle istisnadır. Yani geri kalan dönemlere sonraları, çok sonraları isim verilmiştir. Dolayısıyla bu dönemin Patristik olmasının sebebi bu yüzden kilise babalarına ithafen olmuştur.


Bu dönemi de üç bölümde; ilk dönem, altın dönem ve gerileme dönemi olarak ele almak mümkündür. Tarihsel olarak da, I. veya II. yüzyıllardan başlatabileceğimiz bu dönemi, VIII. yüzyıla, yani İslam felsefesinin tarih sahnesine çıkmasına kadarki dönem olarak okumak olasıdır. Bu dönemin de içinde barındırdığı esas duruş, belki doğrudan olmasa da; bir şekilde diğer bütün Ortaçağı belirleyecektir. Çünkü ilk defa bu dönemle birlikte, felsefe ile din arasında ya ciddi bir özdeşlik kurulmuştur, ya da keskin bir biçimde araları açılmıştır. Bu da felsefeye yer verenler ve ona karşı çıkanlar olarak ayrılmasına yetmiştir. 


İlk dönemin en göze çarpan özelliği, felsefenin din üzerine yararı ve zararı üzerine olmuştur. Bir grup felsefeyi, din üzerindeki yararlarından, dini anlamak için başvurulması gereken bir kılavuz olarak görürken, başka bir grup ise felsefenin son derece tehlikeli ve yasaklanması gereken bir şey olduğunu ifade ederler. Bu kutuplaşma ve çatışma bu dönemin en önemli özelliklerindendir. Taraflar değişse de bu dönemin ana belirleyici gücü bu olmuştur.


Bu dönemde apolojistler gün yüzüne çıkmaktadır. Putperestlere ve dinsizlere karşı hıristiyanlık dinin savunmak adına, felsefe ve filozofları kullanarak onlara karşı cevap geliştirmeye çalışmışlardır. Ortaçağın belirleyici faktörlerinden birisi olarak da kabul edilebilir bu durum. Kısaca denebilir ki, bu dönemin karakteristik özelliği, gerek felsefe ile gerekse de Yunan filozofları ile hıristiyanlığı savunmaktır. Sözgelimi, Platon ve Sokrates bu dönemde kimine göre erken gelmiş İsa iken, kimine göre de şarlatan ve pagandan fazlası değillerdir. 


Patristik dönemin altın çağı ikinci dönemidir. Bu dönemin en önemli filozofu ise hiç kuşkusuz St. Augustinus’tur. Augustinus, kendi dönemini ve kendinden sonraki dönemi öylesine belirlemiştir ki, Albert Camus bile doktorasını onun üzerine yazmıştır. Ortaçağın en belirleyici filozoflarından biridir dolayısıyla. İkinci dönemle birlikte, artık felsefe hıristiyanlığa dahil olmuş ve dinin dogmaları felsefeyle açıklanır hale gelmiştir. Augustinus da mirası olağanüstü kullanmasıyla birlikte, bu süreç Patristik dönemin altın çağı olmuştur.


Üçüncü olan son dönem de, gerileme dönemidir. Aslında buradaki gerilemeden kasıt, yeni bir şeyin olmamasıdır. Yani felsefe ve din üzerine söylenecek her şey söylenmiştir ve Augustinus’tan sonra yeni bir şey söylemenin bir manası yoktur. Dolayısıyla burada tıkanıklığa uğrayan bu dönemin yerinde sayması, gerilemesi, hatta ortadan kalkması için en geçerli neden olarak karşımıza çıkacaktır. Bu ortadan kalkış ise, İslam felsefesinin filizlenip yeşermesine neden olacaktır. VIII. ve IX. yüzyıllar arasında, Batılı hıristiyan ve yahudi mantıkçı ve filozoflar Doğuya sürgün edilir. Bu sürgün ediliş işte yeni bir dönemin başlangıcının habercisi olacaktır. Bu başlangıç ise İslam felsefesinden başka bir şey değildir. Peki İslam felsefesinin alamet-i farikası nedir? 


İslam felsefesinin tarihteki en büyük önemi; unutulmaya yüz tutmuş eski Doğu ve Batı düşüncelerini, ciddi ve yoğun bir çeviri faaliyetleriyle birlikte tekrar gün yüzüne çıkarmış olmasıdır. Özellikle Beytül Hikme’nin kurulmasıyla da beraber, bu süreç olağanüstü derecede geliştirilmeye başlanmıştır. Tabiki bir yandan çeviri faaliyetleri devam ederken, diğer yandan da bu çevrilen metinler öğreniliyor, belirli tartışmalara yol açıyordu. Bu anlamda denebilir ki, İslam felsefesinin doğuşundaki en önemli diğer etken Batıdan gelen filozofların yanında, bu türden çeviri faaliyetleridir. Bu çevirilerin bir diğer önemi ise, oluşan ciddi literatürle birlikte son derece disipliner bir kültür oluşmaya başlanmasıdır. Bu durum büyük İslam filozoflarının da habercisi olacaktır elbette. Sözgelimi Farabi, İbn-i Sina, hatta Gazali; böylesine kültürün sonuçlarıdır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, felsefe her şeyden önce bir kültür işidir ve bu türden kültürün oluşmasında birçok faktörün yanısıra, çeviri faaliyeti başat önem taşımaktadır. Bu dönemde olan da buydu ve bunun sonucunda oluşan kültürle çok iyi ve kapsamlı felsefe literatürünün yanında, bunu din ile harmanlama çalışmaları da yapılmaktaydı. 


İslam döneminde de, tıpkı Patristik felsefenin ilk dönemlerinde olduğu gibi, felsefe ile din arasındaki ilişki sorgulanmıştır. İlginç bir şekilde felsefenin ve bilhassa mantığın yadsınması genel kabul görse de, pratikte bu hiç böyle olmamıştır. Hatta belki de felsefenin günah keçisi filozoflarından Gazali daha sonra; “Mantık bilmeyenin ilmine de güven olmaz imanına da” diyecektir. Demek ki her şeye rağmen yerleşen çok sağlam bir mantık anlayışı olmuştur. Bunda Aristoteles çevirilerinin etkisi elbette ilk akla gelen şey olsa da, Farabi ve İbn-i Sina gibi filozofların başarısı da görmezden gelinemez elbette. 


Bu dönem de, ortalama üçyüz yıllık bir serüvenin ardından; gerek haçlı seferleri, gerekse Moğol istilaları sonucu kapatılamaz yaralar almıştır. Bunun sonucunda Batıda Endülüs'ün de etkisiyle Skolastik dönemin ilk adımları atılmış olundu. Bu adımlarda İslam felsefesinin katkıları; gerek eski kültürlerin tekrar taşınması, gerekse de Aristoteles külliyatı ve bilhassa mantığının yanında, bu dönemde müslüman filozoflar tarafından yapılan bilimsel ve matematiksel ilerlemenin de göz önünde bulundurulmasını esas alarak, felsefe ve din arasındaki ilişkiyi muazzam bir titizlikle ve rasyonaliteyle yapmış olmaları, bu dönemi yaratan bir ruh gibi etkilidir. Bu enerjiyi ve ruhu kapan Batı, felsefe ve din eğitimlerini kurumsallaştırmak adına üniversiteler açmaya başlamıştır. Skolastik dönem böylelikle, adını almış olduğu üniversiteler ve burada öğretilen felsefe ve teoloji ilimleriyle birlikte, başlamış oldu. 


Skolastik dönemin en büyük katkısı, belki de üniversitelerin oluşturulması olmuştur. Dolayısıyla gerek felsefe ilmi, gerekse de teoloji, mantık ve diyalektik artık kurumsal bir zemine dayanmaktaydı. Dolayısıyla artık bu türden ilimler bir akademik disiplin gözüyle okutulmaktaydı. Yedi sanat (mantık, gramer, müzik, astronomi, geometri, aritmetik, retorik) böylelikle kurumsal bir zeminle verilmekteydiler. 


Bu dönemin bir başka önemli katkılarından birisi de hiç şüphesiz tümeller tartışmasıdır. Bu miras Batının belkide rönesans ve modern dönemi yaratmasındaki ana faktör olacaktır. Tabiki bu dönemin esas amacı olarak dini merkezli başlayan bu tartışma, felsefenin ciddi boyutlara taşınmasını zorunlu kılmıştır. Çünkü tümel, düşünülebilecek en soyut şeydir ve bu ancak felsefeyle yapılabilir. Dolayısıyla onu ne kadar geliştirirseniz, tümele olan hakimiyetiniz de o denli artacaktır. Bu sayede de Patristik dönemle aralarındaki farkı görmüş oluruz. Patristik dönemde böyle bir durum olmadığından; felsefe ihtiyacı olan özgür atmosfere kavuşamamıştır hiç. Burada ise Patristiğe nazaran çok daha fazla özgürlük alanı yakalandığından, büyüyüp gelişme imkanını elde etmiştir felsefe.


Bu dönemin bir diğer farkı ve önemi, Patristik dönemin aksine; Aristoteles felsefesi temel rol oynar. Patristik dönemde Platon ne ise, bu dönemde Aristoteles odur. Bu dönemde Platon bilinmekle beraber, neredeyse Aristoteles yanında gölge konumundadır. Aristoteles'in etkilerinin İslami ayağının olduğunu vurgulamakla beraber, ana sebeplerden birisinin de tümeller tartışmasında dayanılan en önemli faktörün de Aristoteles mantığı olduğunu unutmamak gerekir. Elbette kavram realizmi ve konseptüalizm gibi ayrımlar Platon ve Aristoteles’in karşı karşıya getirilmesi gibi okunabiliyor olsa da, nominalizm gibi düşüncelerin de zemini Aristoteles mantığıdır. Bu ya ona dayanmakla olmuştur, ya da onu terk etmekle.


Skolastik felsefe dört döneme ayrılır ama, özce yükselme ve çökme dönemleri olarak iki kanalla da incelenebilir. Çünkü esasında değişen tek şey, felsefenin yükselip, alçaldığıdır. Yükselme döneminde felsefe altın çağını yaşarken, çöküşte ise bir nevi fideizm baş gösterir ve Ortaçağ felsefesi yavaş adımlarla tarih sahnesinden çekilmeye başlar. 


Sonuç olarak diyebiliriz ki, Patristik, İslam ve Skolastik felsefelerin tarihsel serüveni; birbirine ilmek gibi bağlıdır. Bu sıralı sistemin okumasını yapmadan, nedenlerin ve sonuçların bilgisine ulaşamayız. Bu da diyalektik bir felsefe tarihi okuması yapılmasıyla mümkün olabilir ancak. Yani denebilir ki felsefe tarihini br tez-antitez ve sentez süreci olarak görmek elzemdir. Dönemler ve fikirler arasındaki bağlantıyı ancak böyle görmemiz mümkün olacaktır. Bu yazıda da, bu durum ana hatlarıyla ele alınmaya çalışılmıştır. İslam döneminin aradaki köprü konumundan, diğer dönemlerin ve özellikle Skolastik dönemin felsefeyi geliştirerek, neredeyse Rönesansı zorunlu kıldığına kadarki süreçte, bu bağlantılar ayrı önem kazanmaktadır. Kısacası diyebiliriz ki, Ortaçağ karanlık bir dönemse eğer, Aydınlanma dönemi ışığını bu karanlığa borçludur.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...