Ana içeriğe atla

Nietzsche’nin “Güç İstenci” Kavramı ve İnsan Doğasının Temel Özelliği




“Nihilizm kapımıza dayandı!” diye başlar sansasyonların kitabı Güç İstenci. Ve şöyle devam eder; “Tüm misafirlerin en esrarengizi nereden gelir? Hareket noktası: “Toplumsal sıkıntıyı” veya “psikolojik dejenerasyonu” ya da daha kötüsü, ahlaksızlığı nihilizmin nedeni olarak kabul etmek yanlıştır … Böyle bir endişe, her zaman farklı yorumlara neden olur. Daha ziyade: Nihilizmin kökleri tek bir yorumda yatar, o da Hıristiyan ahlak yorumudur.” Nietzsche’nin belki de en yanlış anlaşılmış kavramı güç istencidir. Çünkü eğer alıntısını yaptığımız bu kitabın, Nietzsche’nin kardeşi Elizabeth tarafından değiştirildiğini kabul edersek, iş iyice çıkmaz bir hal almış olacaktır. Gerçi bu şüpheyi hep hatırda tutsak da, aslında Nietzsche’nin diğer kitaplarından da hareketle onun Güç İstencinden ne anladığını az çok kavrayabiliriz. Bu anlamda bu yazıda hiçbir kaynağa bağlı kalmadan Nietzsche’nin Güç İstenci kavramına bakacağımızı da söyleyebilirim. Ama şu da bir gerçektir ki, bu bile güç istencinin zor bir kavram olduğu önündeki engelleri aşmamıza yetmeyecektir.


Nietzsche’nin Güç İstenci kavramı her şeyden önce; akıl hocası Schopenhauer felsefesinin karamsar yüzüne karşı alınmış bir tavırla başlar diyebiliriz. Dolayısıyla Nietzsche Schopenhauer karamsarlığına cephe alırken, aynı zamanda Schopenhauer felsefesinin temel dayanak noktası olan Kant felsefesine de karşıdır. Bir başka deyişle şunu diyebiliriz ki; Schopenhauer, Kant felsefesinin kendinde şeyinden, yalnızca kör bir isteme doğacağını ve bu istemenin de bütün acıların ana kaynağı olacağını, dolayısıyla da böyle bir dünyanın ancak mutsuzluk, elem ve acı getireceğini söyler. O bunları, Nietzsche’nin okuduğu gün “bugün benim en mutlu günüm!” dediği İstenç ve Tasarım Olarak Dünya kitabında temellendirir. Öyle ki, kitabın ilk cümlesi; “Dünya benim tasarımımdır.” diye başlar. Buradan da anlıyoruz ki, Schopenhauer, felsefesini Kant’a dayandırır. İşte Nietzsche Güç İstenci’ni tam da buraya konumlandırır. Ona göre kendinde şey varmış veya yokmuş pek önemli değildir. Schopenhauer her halükarda haklıdır evet bu dünya acıların yeridir. Ama Nietzsche buradan karamsar olmayı değil, tam aksine varoluşa, çölde su bulan bedevinin kana kana içmesi gibi tutkuyla bağlı kalmayı, onu sevmeyi öğütler. Cemil Sena; Filozoflar Ansiklopedisinde şunları kaleme alır;


Nietzsche'ye göre hayatı, eleme karşın değil, elem olduğu için sevmek gerekir. Elemi aramak ve elemi yenmek, hayata paha biçen tek koşuldur. Güçlü olan, kötünün ve elemin üstüne erkekçe yükselir... Ona göre hayat için savaşın yarattığı acılardan şikayet eden kötümserlik, insana ve doğaya yakışmayan sefil bir acizliktir. Nietzsche bu noktada, Schopenhauer'in kötümserliğinden uzaklaşır. Hayata "evet" demeli, ne denli sert olursa olsun, kaderi sevmelidir, der. Ona göre, her şikayet acınacak bir köle acizliğidir ve 'gevşeme'ye dayanır. Kahraman doğalar, efendi doğalar sızlanmayı bilmezler. Bunlar, gülümseyerek savaşır ve hatta ölseler bile Münih müzesinde ünlü Eginete'lerin gülümsemeleri gibi gülerler.


Nietzsche’nin Güç İstenci, kendinden sonra çok yanlış anlaşıldı demiştik yukarıda. Biraz ondan bahsedelim. O bundan fiziksel olarak insanüstü bir varlığa geçişi veya Hitlerin süperasker projesini kast etmemiştir. Nietzsche için gücü isteme, insanın kendini gerçekleştirmek için ihtiyacı olan, hatta bu kudrete sahip olduğu ama gerek dinle, gerekse toplumla bu duygusunun bastırıldığı bir histir. Bir anlamda bütün zincirlerini kırarak her şeyden özgürleşmeyi amaçlar bununla. Yani denebilir ki güç istenci, aslında özgürlük istencidir. Onun için bunu başaran kişi üst-insan olabilir ancak. Dolayısıyla denebilir ki, gücü üst-insan olmak isteyen ama hala olamamış insan ister. Dolayısıyla özgürlüğe olan ihtiyaç, gücün istenmesinden doğacaktır. Burada da Nietzsche’nin güç istenci ve üst-insan arasında kurduğu köprüyü görmek mümkündür. Onun için üst-insan olmanın üç aşaması vardır; deve, aslan ve çocuk. Bu aşamaların her biri, diyalektik olarak birbirine bağlı ve kapsanarak aşılan aşamalardır. Yani denebilir ki deve olmayı tamamlayan kişi, aslan olmada deveyi içinde taşır, aynı şekilde çocuk için de, aslanlığı ve deve olmaklığı beraberinde götürür. Üst-insana detaylı olarak daha sonra değinmek daha yerinde olacaktır. Şimdi güç istencine geri dönelim.


Nietzsche için gücü istemek insanın varoluşundan itibaren getirdiği “doğal” bir durumdur. Burada şunu vurgulamak gerekir ki, Nietzsche çağdaşı Darwin ve onun evrimsel kuramından haberdardır ve evrim teorisini son derece benimsemiş haldedir. Ona göre bu anlamda insanın gücü istemesinden daha doğal hiçbir şey yoktur. Çünkü o, gücü isteyen atalarının sayesinde bugüne kadar gelmiştir. Bu da bir anlamda şu demektir ki, varoluşun asli amacı güçtür ve gücü istemektir. İnsan da -her şeye rağmen- doğaya ait olduğundan dolayı da bundan münezzeh değildir. Hatta Nietzsche insanı, maymun ve üst-insan arasındaki bir geçiş olarak görür. Burada Herakleitos etkisini görmek mümkündür Nietzsche’de. Hazır değinmişken Herakleitos motiflerinin fazlaca Nietzsche’de bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü Herakleitos da zıtların birbiriyle olan savaşından ortaya yeni bir şeyin çıkacağını söyler. Nietzsche için de bu anlamda güçlü olan, yani efendiler; Nietzsche’nin tabiriyle “oluşun çocukları” zayıf olanla daima savaşacaktır. Zayıf olanlarsa, düzeni, ahlakı, erdemi savunanlardır. Bu anlamda “ilk hıristiyan” dediği Sokrates; Nietzsche için kölelerin efendisidir denebilir. Çünkü Sokratesle birlikte Batı felsefesi, erdem, din ve ahlak gibi son derece köleye has, çileci bir çağa doğru gitmiştir. Bunun da sebebi Nietzsche için Sokrates'in erdemi veya hıristiyanlığın köle ahlakını kutsaması ve efendinin adeta güçlü olduğu için gücünden utanmasını sağlamasıdır. Nietzsche, zayıf olanın güçlü olanı yenemeyeceğini bildiği için, çok sinsi bir şey yaparak güçlünün gücünü kullanmasından utanmasını sağladığını söyler. Yani bir anlamda zayıfın gücü, güçlüye gücünü kullandırtmamasından gelir. Ona göre de bu ancak adalet ve eşitlik istemiyle olur. Bu da ahlakın kendisidir. O bununla ilgili; “güçlü olan gücü elinde tutmak ister, güçlü olmayan da güçlü olmak ister. Zayıf olan ise, bütün bunlara karşı adalet ister” der. Yani anlaşılıyor ki, gücü istemek için öncelikle onu elde edebilme kudretini içinde taşımaktır. Bu anlamda güçlü için esas olan şey zayıfı değil, kendisini dinlemektir. Nietzsche toplumun tamamen bu güçlüyü baskılamak için varolduğunu düşünür. Ona göre toplum, ahlak sayesinde ayaktadır ve zayıflar da ahlak sayesinde hayattadır. Nietzsche’ye göre demokrasi yalandır. “Efendi ve kölenin kan kardeşliğidir” der demokrasi için. Bu anlamda Nietzsche, zayıfların her zaman varolacağını, sırf zayıflar istiyor diye güçlünün güçlü olmaktan vazgeçmesinin son derece aciz bir hareket olduğunu ifade edecektir.


Nietzsche’nin temel sorunu şudur; her ne olursa olsun, yaşam her halükarda yaşanmaya değerdir ve bu yaşamı değersizleştiren her şey yıkılmaya mahkumdur. Bu anlamda da diyebiliriz ki, Nietzsche için başta dinler olmak üzere, çileciliği veya Kant gibi koşulsuz buyrukları da ortadan kaldırmak gerekir. Bunun sebebi, bu öğretilerin gerek öte dünya vaadiyle, gerekse de mutluluğu erteleme amacıyla hep şu anı ve bu yaşamı es geçmeleri, bilinçli olarak ıskalamalarıdır. Nietzsche için bu şuan nefes aldığımız ve zamanın her geçen saniyesinde anda olduğumuz bu yaşamdan başka hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla elde olan sadece budur ve kişiye düşen elindeki bu tek şeyi her şeye rağmen canlı ve kanlı tutmaktır. Sadece bu da yetmez, onu tıpkı bir çocuk gibi kutsamaktır. Bu kutsanmışlığa ve canlılığa mani olan ne varsa da ona göre işte bu nihilizmdir. Nietzsche için nihilizmin esas nedeni yaşamın değersizleştirilmesidir. Dolayısıyla denebilir ki, Nietzsche her şeyden önce Güç İstenciyle nihilizme karşı savaş vermeyi anlar. Dolayısıyla gücü istemek, yaşamdan tarafa olmak demektir. Bunu da ancak efendi ruhlular yapabilir ona göre. Köleler ise buna cesaret edemediğinden her türlü yolu deneyerek bu yaşamı olumsuzlayacaklardır. Burada daha iyi kavranması açısından Marxın, “dinler halkların afyonudur” sözünü de hatırlayabiliriz. Aslında ikisi de aynı şeyleri söylerler fakat farklı veçhelerden. Marx daha çok dinin bir tolerans aracı olduğunu düşünerek proleter bilincin harekete geçmesini engellediğini düşünür. Yani size yapılan bir sömürüye karşı “Allahından bul!” veya “hakkımı helal etmiyorum!” gibi şeyler söylemekle kalıyorsanız, kendi kendinize dini uyuşturucu enjekte ediyorsunuz demektir. Nietzsche’de ise, bu alt metin korunmakla birlikte, daha çok yaşamın olumsuzlandığı her şeyi anlar. Örneğin din uğruna ölüme bile gidiyorsanız siz köle ahlaklısınız demektir. Buradan insan tıpkı conatus gibi hayatta kalabildiğince kalmalı, ne kadar geç ölürse o kadar iyidir tarzı bir anlam çıkarılmamalıdır. Nietzsche için yaşamanın tek bir formu vardır, o da ne uğruna olursa olsun senin kendi iradenle bu yaşamı olumlaman. Araya sokuşturulan her türden öğreti de ona göre köleleştirmekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır. Dolayısıyla denebilir ki, Nietzsche için güç, Marx için de proleter devrim aslında tek bir şeye hizmet eder; her şeye rağmen, her şeyden özgürleşmek!


Nietzsche için özgür olmak demek kendi tabiriyle; iyinin ve kötünün ötesinde olmak demektir. Onun için bütün iyiler ve kötüler üzerimize zorla geçirilmiş kıyafetlerdir. Dolayısıyla bize verili hazır konserve değerlere mahkumuz. Bu da yukarıda bahsini ettiğimiz ahlak sayesindedir. Dolayısıyla özgürleşmek isteyen birey her şeyden önce ahlaktan arınmalıdır. İyinin ve kötünün ötesine geçmelidir. Bunun için de onun söylediği şey değerleri yeniden değerlendirmektir. Ancak böyle bir değer sistemiyle birey kendi gücünün farkına varacak ve özgürleşecek demektir. Bu sürecin acılı olacağını tahmin edebiliriz, ama Nietzsche bize burada acıdan kaçmanın anlamsız olduğunu, çünkü acının eninde sonunda zaten ne kadar kaçarsak kaçalım bizi bulacağını söyler. O halde yapılması gereken ondan kaçmak değil, onunla yüzleşmektir. Buradan sadistçe acıdan haz almayı anlamamak gerekir. Nietzsche aslında acıdan şunu anlar; eğer acı benim özgürlüğümde önüme engelse, her şeye rağmen onunla yüzleşmek zorundayım. Böyle bir bakış açısı, işte gücü istemedir. Yani acıyla başedebilme insana olağanüstü bir güç istenci kazandırır. Dolayısıyla da böyle bir durumda da acıyla savaşabilecek enerjiyi kendinde bulabilecektir. Bir başka deyişle, her ne olursa olsun, ister ahlakın, isterse de içinde bulunduğumuz kültürün yoluyla olsun acılar her zaman bizi bulacaktır. Önemli olansa ona karşı ne yaptığımızdır. İşte bu insanın üst-insana giden yoludur.


Nietzsche içinde yaşadığı kültürü son derece veremli ve yukarıda bahsini ettiğimiz gibi “Sokratik” bulur. Ona göre Batı kültürünün ana hattı bu Sokratesçiliğin sonucudur. Yani bir başka deyişle Apolloncudur. Ona göre Batı kültürünü ikiye ayırmak mümkündür, Sokrates öncesi trajik kültür ve Sokrates sonrası Apolloncu kültür. O bunlardan şunu anlar; Trajik kültür; içinde Apolloncu öğelerle, Dionysosçu öğelerin bir denge halinde bulunmasının yanı sıra, hayatın hiçbir ideal veya buyruk uğruna değersizleştirilmediği dönemdir. Bir başka deyişle, hayatın bizatihi kendisinin en üst değer olduğu bir dönemdir. Sokratesle birlikte ise Dionysosçu öğeler tamamen ortadan kaldırılmıştır ve geriye sadece kuralların, düzenin ve yasanın olduğu Apolloncu kültür kalmıştır. İşte ona göre bu bir nihilizmdir ve yapılması gereken bu nihilizmle savaşmaktır. Çünkü nihilizm demek yaşamın olumsuzlanması demektir. Bu nihilizm ise ona göre acıdan kaçmak için kölelerin kurduğu bir düzendir. Bu düzene başkaldırı, bütün efendi ruhlu gücü isteyenlerin yapması gereken yegane şeydir. Dolayısıyla güç, Nietzsche için insanın doğal haline geri dönmesi için uydurulmuş bütün yapaylıklardan kurtulmasıdır. Bu anlamda denebilir ki, Nietzsche Darwinist bir filozoftur ama sosyal darwinist olarak kabul edilmemelidir. Toplumu reddettiği için değil, o insana zaten sahip olduğu şeyi öğütler, özüne döndürür. Dolayısıyla ona kim olduğunu hatırlatır. Bu anlamda da bakıldığı vakit, onun için esas olan insana insan olduğunu unutturan her şeyi terk etmektir.


Nihayetinde böyle bir istenç ile Nietzsche yaşamın sonuna kadar olumlanacağı bir hayat resmi çizer. Ona göre bu yaşamın başrolleri üst-insanlardır ve bu üst-insanlar da yaşamı her şeye karşın sonsuzca olumlarlar. Bu anlamda diyebiliriz ki onun bengi dönüş fikri de buradan çıkar. Ona göre üst-insan olabilmiş kişi yaşadığı hayatı sonsuzcu arzular ve tekrar tekrar onu yaşamaktan bir kere olsun korkmaz. Bu sayede de üst-insanın son aşaması olan çocuğun ve bengi dönüşün arasındaki özdeşliği fark etmiş oluruz.


Sonuç olarak diyebiliriz ki, Nietzsche felsefesi her şeye rağmen aslında son derece sistemli ve yaşama odaklıdır. Nietzsche sistematik olarak yazmasa da sistemli bir filozoftur, çünkü bütün kavramları (güç istenci, üst-insan, bengi dönüş vs) tek bir şeye hizmet eder; Yaşamaya!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...