Ana içeriğe atla

Yaşam Nasıl Kutsanır? Deve, Aslan ve Çocukla!




"Yaşamı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Yaşam; Tanrı'nın insana ikinci kere vermediği tek armağandır." der Marcel Proust. Bununla neyi kast etmek istiyordu acaba? Veya bütün bir felsefe tarihinin artık kabak tadı vermeye başlayan "bu hayat, yaşanmaya değer mi?" sorusu biz varoluşta tutanmaya çalışan garibanlar için ne anlama gelmeli? Belki de burada en önemlisi, Camus'un problem edindiği intihar sorunudur. Bu sorun aslında şöyle bir anlama sahip olmamalıdır; "nasıl olsa öleceğiz, ha şimdi, ha yarın ne fark eder ki". Buradaki sorun esasında yaşamın nasıl olsa bir gün sona ereceği üzerine değildir. Varoluşun, bu yaşamın gizemini, büyüsünü kaybetmesinin ardından gelen bir kötümserlik senaryosudur sadece. Yani intihar fikri, zaten bitecek olan bir şeyin hiç olmaması arzusuyla yanıp tutuşmak değildir. Bu varoluşu sürdürmenin "anlamsız" oluşuna dair yapılan vurgudur. Yani her ne olursa olsun, yaşamı kutsamanın, onun tarafında olarak Tanrı'nın bize ikinci bir şans tanımadığı tek şeyi sahiplenmeye çalışırken, genelde her şeyi alt-üst eden o soruya karşı çaresiz kalmamızın bir sonucudur; "neden?". Bu soru işte intihar eden kişiyi can evinden vurur. Çünkü yaşamak için bir nedeni olmayanın, yaşamdaki zorluklara katlanmak için de tahammülü olmayacaktır doğal olarak. Bu hikayenin de sonu, hepimizin tahmin edeceği üzere kişinin yaşamına son vermesi ile olacak. Dolayısıyla buradan da şunu anlamış oluyoruz ki, "Yaşam'ı kutsamak" demek; ona bahşedebilecek bir anlam bulmakla mümkün olacaktır ancak. Dolayısıyla intihar etmeden kendine şu soruyu sormalıdır kişi; "peki ben bu intihar kararını vermeden, bu anlam yolculuğuna daha önce hiç çıktım mı?". Çıkmamış olsa dahi kişi bu yolculuğa çıkmayı dahi düşünmemişse; benim nazarımda o kişinin intihar etmeye hakkı dahi yoktur. Evet yoktur, belki tuhaf gelebilir bu söylediklerim ama yoktur. Çünkü varolmak; yaşamda olmak, belki de bütün her şeye rağmen varlığı kuşatabilmek, olağanüstü bir hediye olarak karşımızda durmaktadır. Peki intihar eden kişi bu hediyeyi ne yapmaktadır? Paketini dahi açmadan çöpe atmaktadır. Yaşam bu kadar değersiz değildir. İnsan elindeki her şeyi dahi kaybetse, eğer elindeki yaşamı kaybetmemişse asla hiçbir şey için intihar düşünülmemelidir. Veya bir başka deyişle; kişinin ölümü asla kendi elinden olmamalıdır!

Yaşam; bu kadar değerli ise, elimizdeki "tek hazinemiz" ise; bu yaşama gerektiği değeri nasıl verebiliriz? Bir başka dille söylersek; Yaşam nasıl kutsanır? İşte bu yazının konusu da budur. Yaşamı kutsamak, onu yalnızca varoluşta kalabilmek için değil, bir çocuk gibi onu yüceleştirmek, onu bir oyun bahçesine çevirmek ancak onu kutsamaya izin verecek şeylerdir. Aksi takdirde bir deniz anasından hiçbir farkımız kalmazdı. Yaşamak, ölmeden kalmak değildir. Ölmeden önce, ölümü hak etmektir, ölüme hazır olmaktır, yaşamın hakkını vermektir veya şöyle diyebiliriz; yaşamak ve yaşamı kutsamak, yalnızca yaşamaktan korkmayan insanların yapabileceği bir edimdir. Dolayısıyla intihar fikri, bu cesur ve korkusuz insanlar için bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta bir komedi nesnesine bile dönüşebilir. Tıpkı Voltaire'in sivri dili gibi, onu ancak bu şekilde anabilirler. Başa dönecek olursak, yaşamı önemseyen kişinin, onu kutsamaktan ve yaşama ibadet etmekten başını kaldıracak vakti olmayacaktır. Dolayısıyla onun için mümkün olan tek şey, bu kutsiyeti devam ettirmektir başka bir şey değil. 

Bu yaşam kutsamasını yapan kişi Nietzsche'nin gözünde üstinsan dediği kişidir. Onun için de üstinsan; belirli bir aşamalardan geçmek zorundadır. Buradan da anlayabiliriz ki; herkes üstinsan olamaz. Bu imkansızlık dolayısıyla değil, herkesin bu kudrete sahip olamamasından dolayıdır. İdeal bir dünyada belki herkesin bu kudrete sahip olmasını bekleyebilirdik belki, ama hepimiz biliyoruz ki; idealar her zaman idea olarak kalmaya devam edecektir... Peki o halde yaşamı kutsayacak kişi üstinsan olacaksa ona daha yakından bakıp, üstinsanı tanımaya çalışmalıyız.

Nietzsche'nin anlaşılması en zor ve bir o kadar da yanlış anlaşılan kavramı şüphesiz üstinsandır. O üstinsandan süper kahraman kuvvetinde olup, taytın üstüne don giyip pelerinle gezmeyi anlamaz elbette. Nietzsche'nin derdi tamamen varoluşsaldır ve onun amaçladığı üstinsan hazır konserve hiçbir değere boyun eğmeyendir. Bunun için üç aşamadan bahseder; deve, aslan ve çocuk.

Deve; üstinsan yolunda ilk aşama olan imgedir. Ona göre deve olmanın anlamı şudur; hayatta karşınıza çıkacak olar bütün acılara boyan eğmek yerine, bir deve misali onları sırtlayarak, gerekirse çöl sıcağında yoluna devam edebilmektir. Bunu yapamayacak hassasiyette olan kişinin zaten üstinsan olma şansı yoktur. Hatta bu deve olmayı başaramayanları iki ihtimal bekler; ya bir bağlılık ve iman atılımı, ya da intihar.

Aslan; deveden sonra evrilmesi gereken ikinci yoldur üstinsan için. Aslan olmanın anlamı ise; artık hiçbir zorunluluğa boyun eğmeden, eylemlerin motivasyonunu senin belirlemen. Burada tabiki Köniksberg'in Çinlisini anmamız gerekecektir. Nietzsche burada; "yapmalısın!" diyen Kant etiğini büyük ejderha olarak -ki o da aslında Hobbes'in Leviathan'ına bir göndermedir- anlatır ve, ejderhaya boyun eğmek yerine, hiçbir kurulu değeri kabul etmeyen ve yapmalısın yerine, "istiyorum!" diyen bir aslan olmamız gerektiğini söyler bize.

Çocuk; son aşamadır ve buradaki geçiş aslandan çocuğa olacağından, son kalan şeyi tamamlamaktır. Burası daha sonra Heideggerde karşımıza çıkacak olan otantik yaşamdır aslında. Nietzsche, bütün değerleri yıktıktan sonra, hayatı olumlamak değil sadece, bir çocuk gibi onu yüceltmemiz gerektiğini de söyler bize. Çocuk; dans etmeyi, oyun oynamayı sever. Nietzsche, üstinsandan da aynen bunu bekler.

Sonuç olarak; acısıyla tatlısıyla hayatın iplerini elimizde tutmamız ve kaderimize yüksek sesle "EVET!" diyebilmemiz bizim elimizde. Nietzsche için bu aşamalar ancak, cesur insanların işidir ve ona göre sadece bu cesarete sahip insanlar üstinsana erişebilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Eşitlik Talep Edilene Kadar, Eşitsizlik Yoktur!"

Einstein; "dünya kötüler yüzünden değil, sessiz kalan insanlar yüzünden kötü bir yerdir" der. Baudrillard ise; "XXI. yüzyıl insanı tüketen, düşünmeyen ve sessiz kalan bir canlıdır" diye ifade eder günümüzü. Ayrıca ona göre de, "eşitlik talep edilene kadar da eşitsizlik yoktur!"... Bütün bunların anlamı nedir veya -daha dramatik sormak gerekirse- neden fazla sessiziz?   Öncelikle bunu bir sorun olarak görüp görmemekle başlamalıyız işe. Eğer sessiz kalmak bir sorunsa -ki bu yazıdaki amacım da biraz bunu sorun edinmek- bunu neyle temellendirmeliyiz? Sessiz kalmanın sakıncalarından ziyade, onun tetikleyici nedeniyle işe başlamak gerekir sanırım. Sessiz kalmaya olan ihtiyaç insanların konformizm'e ihtiyaçlarının sekteye uğramaması, aksamaması için kullandıkları bir sığınak gibidir adeta. Onlar tepkisiz kalarak rahatlarını muhafaza edeceklerini düşünmektedirler. Hal böyle olunca da bu tarz bir problem aslında onlar için problem değeri taşımamaktadır. Peki bö...

Şu Para Denen Şey Ne Kadar Gerçek?

  Simmel'in öğrettiği en güçlü yan şudur; günümüzün para sistemini anlayabilmek için, her şeyden önce günümüzün sosyal yapısını bilmek gerekiyor. Metropol nedir, nasıl bir yerdir? Simmel buna; "yabancıyla karşılaşılan yerdir." der kısaca. Aslında bu tam anlamıyla Aristotelyen bir politika'nın ters yüzüdür. Aristoteles'e göre şehir (ki bunun polis olduğunu unutmamak gerekir.) dostunu gördüğün yerdir. Simmelde ise dost yalnızca sokakta görülüp "aa hayırdır nereye?" diyerek şaşırılacak birisidir sadece. Peki, yabancıyla karşılaşabildiğin bu yerde, yabancı kimdir? Neden yabancı görünce artık korkmuyoruz da yanından çekip gidiyoruz ve daha önemlisi bütün bunların parayla ilgisi ne? Evvela para konusuna girmeden ifade etmek gerekir ki; bugün biz para derken, yüzyıllar önce Napolyon'un parasından çok farklı bir şeyi kast edip etmediğimizi kavramalıyız. Bugün bizler, bir anlamda paranın bütün kontekslerini içinde barındırarak, bugüne kadar getirebilmişiz. Bi...

Hayvanların Hiç Mi Yaşama Hakkı Yok?

İnsanoğlu evrimsel süreçte belirli türlerle akrabalık ilişkilerinde bulundu veya onlarla bir takım özellikleri paylaştı. Söz gelimi bugün hala türlerini devam ettirmeye çalışan primatlar, homo sapiens sapiens olan bizlerin temel atası olarak kabul edilmektedir. Veya bütün bir canlılık milyonlarca -hatta milyarlarca- yıl önce tek hücreli abiyogenezler sayesinde hayat bulmuştur. Bu sebeple dedüktif olarak bütün canlıların aynı, tek bir yerden geldiğini söylemek o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. Bu yüzden de bir bağlamda; aslında bütün canlılar öyle ya da böyle akrabadırlar denebilir. Tabii ki bugün "akraba" kavramını çok daha değişik anlamda kullanıyoruz veya bunu biyolojik olarak tanıtlamaya çalışıyoruz -kan bağı, çeşitli tıbbi testler vs-. Gerçekten de biyolojik anlamda bir ırk, tür veya habitat'tan bahsedilebiliyor bugün ve bunlar gözlemsel olarak da kanıtlanabildikleri için doğru kabul edilebiliyor. Bu konuda hiç şüphe yoktur ki biyoloji dersinde bir hoca bugün ...